O ve ben..4

Ben: Buna izin vermeyeceğim, gururumla oynanmasına izin vermeyeceğim

O: Oynansın tatlım, ne olacak..

Ben: Ya sen ne dediğinin farkında mısın? Benim hiç kıymetim yok mu gözünde..

O: Kıymetin çok olduğu için bunu diyorum

Ben: Bu saçma, yeter artık, dinlemeyeceğim seni..

O: Sen bilirsin, dinleme, yine de.. gururun, mutluluğundan önemli mi?

Ben: Şu an da önemli..

O: İyi, hoşçakal o zaman..

Ben: Gittin mi, lütfen gitme..

O: O zaman dinlemeyi öğren, sürekli dırdırlanacağına..

Ben: Zorlanıyorum bazen, kusura bakma, kızgınlığım kendime..

O: Kızma, kızacak ne var ki, biraz genişle, kızacak bir şey kalmayacak o anda.

Ben: Evet ama.. neden böyle, ne oluyor anlayamıyorum

O: Anlama, sen de bırak oluruna.. Sanki neyi tam anlıyorsun da.. Anlama, sadece bırak, hisset sadece

Ben: Ne kadar hissetsem de bir yanım hep mantıkla anlamaya çalışıyor biliyorsun.

O: Hisset sadece, hislerinde derinleş, bu seni genişletir. Bekle, kabul ver hissettiklerine, çok anlamayla uğraşma, o kendi içinde evrilip çevrilsin bir önce..

Ben: Kim evrilsin?.

O: Hislerin.. evrilsin ve otursun bir yere.. Onları ve olanları zorlama ve hele sen hiç anlama, bu ara böyle anlamlarla uğraşma, yaşa geç tatlım tamam mı?

Ben: Tamam..

 O: Aslında, tam bunu yap işte, beni hissetmek istediğin anda, yanındayım ya ve sonra sen kendinlesin ya..

Ben: Evet..

O: Aynen böyle.. Birbirimizi hissettik ve sonra bitiyor ya, böyle.. Konuştuklarımızı hissediyorsun ya.. Biliyorum ki, onlar zamanla içinde tohumdan, gerekirse fidana dönüşecek.. Bunun farkındasın aslında, bunu irdelemiyorsun ya, böyle.. Alıp üzerine düşünmüyorsun ve ben biliyorum ki, o içinde tohumlanıyor, işte böyle.. Olanları zorlama, diğer hislerini de anlamlandırmaya çalışma, olana direnme, bırak olan içinde biraz kendi halinde dolansın ve uygun yere gitsin.

Ben: Sanki kolay bu, karışmamak..

O: Farkında mısın, hep aynı şeyleri konuşuyoruz seninle..

Ben: Ne..

O: Direnme, bir sonraki adıma atlama, bırak yahuu.. Kendini de hislerini de anlamlandırma bu ara.. Bir boş ol kuzum artık..

Ben: Boş olsam düşerim, boş olamam ben..

O: Düş tatlım..

Ben: Oo bakıyorum da düşsem de aldırmayacaksın, o kadar bıktırdım yani..

O: Alınganlık damarın mı canlandı, ‘safra kesen’ iyi mi bu ara..

Ben: Ne ‘Beş element’ bilgime de laf attın ya..

O: Atışıyoruz bakalım..

Ben: Resmen laf atıyorsun bana..

O: Ee.. tamam hoşuna gitmediyse alma lafı sen de..

Ben: İnanamıyorum sana..

O: İnan bana, tahta kafa..

Ben: Bana mı dedin..

O: Evet.. başka biri var mı şu anda.. O tahta kafana, yani ‘ağaç elementi’ne, yani ‘safra kesen’e laf söylüyorum.. İyi mi safran, alıngansın ya bu ara..

Ben: Ay çok fenasın, seninle de az konuşacağım artık valla.. tahta kafada dedin ya..

O: Ağaç elementin iyi mi tatlım, alıngansın ya, bunu dedim..

Ben: Ay benimi takip ediyorsun her anımda

O: Kahkaha..

Ben: Ellerim belimde farkındaysan..

O: Yani, kavga.. Tatlım hep aynı şeyleri konuşuyoruz ya bu ara, anlam yükleme, yaşa geç diye.. O zaman genişlersin ve acıtmaz hiçbir şey seni.. ‘Onurum önemli’ dedin ya.. Sen genişleyince, o önemsizleşir.. bunu dedim sadece.. Bu arada istediğin kadar tekrar yaparız merak etme, sorun yok, benim işim bu.. Her defasında hatırlatmak, rahat ol yani.. Sen anlamakta dirensen de, ben tekrar anlatacağım sana..

Ben: ‘Metal elementi’m arttı bu ara, kusura bakma.. Hep hüzünleniyorum, ‘hüzün’de ağaç elementimi bozuyor ve alınganlaştırıyor beni.. Şu elementlerimi bir toparlayayım..

O: Gururunu boş ver, o mutlu etmez insanı.. Öğlen ki konuştuklarımızı yazma ve hatırla.. Hangi nedenle olursa olsun, sence en kötü olanını düşünsen ve onurun kırılsa da, yine de bunun için şükürde olduğunu söylemedin mi?

Ben: Söyledim değil mi?

O: Yani.. üç seçenek arasında en kötü olduğunu düşündüğün durumda bile, olana şükrettin ya.. Seninle gurur duydum.

Ben: Aa.. gururu onuru bırak lütfen, bırak ki, genişle..

O: Seninle bu kabulün için gurur duydum ve bu beni de, genişletti.. sen de genişle.

Ben: Ayy tamam, genişle deyip duruyorsun, zaten bir kilo mu almışım ne.. Yedim pastaları boş ver diye diye..

O: Kahkaha.. Netice, ne anladın bu günden sen..

Ben: Gurur yapmayacağım da, biraz zaman vereceğim olana, biraz dinlendireyim duygularımı tamam mı?

O: Tamam.. dinlendir

Ben: Tamam biraz dinlendireyim kendimi.

(2-3 saat sonra, gururu boş verip, sadece hissettiğimi yaptım.. daha iyiyim, yaptım hissettiğimi ve bıraktım, nasılını niçinini, ne denir’i sorgulamadım iyi mi?..)

O: İyi.. bu işte..

751038286_n

kıvırcığım..

Ben seni çok seviyorum “Kıvırcığım”.. Her ne kadar saçlarımı hiç öyle kullanmasam da, bir gün söz, sen gibi yapacağım.. Hep kalbimdesin ve beni hep sıcak ve sevgide tutan, gözlerimi sevgiyle dolduransın.
Saçımı senin gibi kullamasam da gözlerim ve kalbim, senin gözlerin ve kalbin.. Bunu her içime bakışımda ve her aynaya bakışımda biliyorum.
En masum halim, sevgili çocukluğum, bebeğim benim..

bu bir his

O yerli yersiz geliyor ve gözlerimi dolduruyor ve ben bilemiyorum ne yapacağımı.. İçinde göz yaşı ile beraber bir sıcaklık, hoşluk var. Zaten yalnızsam çeşme gibi akıyor gözlerim, değilse zorluyorum dolan göz pınarlarımı, epeycesi zaten dökülüyor ve ben irade ile zorla gönderiyorum onları. Sanki temizleyici bir enerji, her şeye rağmen.. Gelip gidince  bir iyilik, şefkat bırakıyor içimde.
Sanki kalbim o enerji geldiği anda bir hop ediyor. O geldiğinde o duyguda, bir konu bir amaç yok ve gözlerimden yaş akıyor, hani fark etmeden, suyun altına bırakılan bir kap gibi, hani dolar ve tam kabın dolu anında, bir an su dolu kalır ve sonra, taşar, sen fark etmeden.. öyle kendiliğinden, kabın içi, sanki benim göz pınarlarım gibi.. O anda yapabileceğim hiçbir şey  yok onu önlemek için, geliyor ve kaplıyor beni.. Bu his boynumu büküyor, beni mahzunlaştırıyor. Yoğun gelirse fena, hafifse neyse.. Bu bir his, duygu.. ve içinde düşünce, yapacak hiç bir şey yok.. O geliyor benim kalbimi gözyaşı ile dolduruyor ve ertesi gün gidiyor. Bir daha gelene kadar, neyse ki gidiyor..

aşk

Herkes nasıl seveceğim diye soruyor ya, bence şöyle..

Şimdi bunun, hazır olana, hazır olduğu anda gelen bir kıvılcımı var. İşte o kıvılcım geldiğinde, ne olduğunu anlamasan da, yapacak bir şey yok, çünkü o planla gelmiyor (planlı olanın adı başka bir şeydir mutlaka). Bunun kıymetini bilmek lazım.

Aslında ben şunu anladım bu duyguyu hissetmek, kesinlikle bir lütuf yaradandan bize, çünkü o hiç bilinmeden geçebilir bu hayat..

Ve kimsenin anlamak istemediği şu, bundan sonrası sadece kendinle ilgili, bu öyle bir şey ki, bir bakıyorsun aşık değilsin ve sen ‘Aşk’sın. Yani bir şey beklemen gerekmiyor karşından (tabi ki olursa ne ala). O duygu seninle, tüm benliğinde, yaşam aşkını artırıcı, içini genişletici, kalbini açıcı bir duygu.

Ve bunun için de, çıkar yok, hedef yok, o öylesine ve o kendi yolunu kendi buluyor, senin zorlaman gerekmiyor. Aşk zorlanamaz, o kendi gelir ve kendi enerjisiyle yolunu alır her anında..

Ha bunun karşı tarafını soruyorsunuz ya, Aşk.. karşı taraflı bir duygu değil, o çok özel.. Ve başlangıcında biri buna vesile olsa da.. ki oluyor mutlaka, sonrası tek kişilik sadece, sen aşk oluyorsun ve bu duygu senden yansıyor sadece.. bu işte.

Ve diyorsunuz ki bu karşılıklı olsa nasıl olur, ben de diyorum ki nasıl olacak, mutlaka mükemmel olur. Kısmet olana böyle olsun ve olmazsa da boş verin, bu duyguyu hissetmenin hazzı, isteyen herkese nasip olsun..

halid_yaşar_sohbet_riyaset_baş_olma_sevdası_yaşar_mutlu

keyfin kabulü

Kalbim bir şeyi istiyor veya tam istek diyemeyeceğim ona da, belki bir şeyi hatırlatıyor bana.. İçimin hoşuna gidiyor bu hissettigim şey, bir mutlu hissediyorum o anda..

Zaten bu his belli belirsiz geliyor ve içimin hoş hissettiği o anda, birden zihnim devreye giriyor. Başlıyor konuşmaya ‘Saçmalama, nasıl olacak o, bir akıllı ol Aydek, ne zaman büyüyeceksin sen haa, kızım kendine gel’ ( böyle azarları da var, ara ara).

Gönlümden gelen ‘his’ o anda tekrar devreye giriyor, belli belirsiz bana ‘Ona aldırma, nasıl olur diye düşünme, uygunsa gelir nasıl olsa, nasıl ne zamana takılma, oluru varsa olur, yoksa salla’ diyor. Bu belli belirsiz bir his. Bu his geldiği zaman hissettiğim, sevecenlik sevgiyle, kabulle sarmalanış sadece..

Netice olan ise, aradan bir süre geçiyor, ben o içimin istediğini düşünmüyorum aslında, sadece kalbimde o isteğin tadı kalıyor veya keyfi.. O keyif hissini kalbim, zihnim unutmuşken de hatırlıyor ve içinde tutuyor galiba..

Bir zaman sonra bakıyorum, o hayal meyal istediğim şey, hayatımda.. Ve hiç zorlamadan, kendiliğinden geliyor önüme iyi mi? Bence iyi tabi ki de.. Keyfin kabulü, sanırım böyle işte..

images

dur anla ve uygula

Her daim çok hızlı hareket eden, konuşan, telaşlı insanlar var ya.. Var işte, biliyorum onları.. Bilmez miyim, çok değil, belki bir yıl önce ve hala zaman zaman, ben de onlardandım. İyi bilirim onları yanii..

İşte o insanlar, kendilerini hissetmemek ve duymamak için hep telaş içindedirler. Hep yapılacak ve bitmeyen bir işleri ve telaşları olur onların. Yani haklılar iş biter mi o açıdan bakınca, ee bitmez tabii.. O yüzden görünürde hep haklılar onlar, iş güç ne yapsınlar, vakit mi var, kendini dinlemeye.. iyi bilirim onları ben.. tecrübeyle..

Görünürde biri bitince, biri başlayan , hep bir amaçları vardır onların. Hep kendilerinin değil, başkalarının telaşındadır onlar, ne yapsınlar. Kendimiz için mi telaşlanıyoruz desinler. Çarpıtılmış yaratılış işte.. Çünkü yaratılış bu değil, hiç kimseye..

Vee bu insanlar, gün gelir, kısmetlerinde varsa ve buna nihayet hazır olurlarsa, bir gün, bir kuyunun dibinde olduğunu fark edebilirler. Hem ne acı bilir misiniz, kendi kazdıkları kuyunun dibindedirler..

İşte, bir vesile ile DURMAK ve durduğun yerde önce bir şiddetli sarsılıp bunu fark etmek.. Kendi açtığın kuyunun dibinde olduğunu anlamak ve bunu kabul etmek, büyük güç o insana..

Ve sonra DURMAK ve yine DURMAK… uzunca ve ısrarla.. O anda başka yapacak ne var ki.. Tüm olanı anlamak, hissetmek, telaş edecek bir şey olmadığını fark etmek.. Neye telaş edeceksin ki, ne var kii, bunu hissetmek.. (Yalnız bu ‘telaş’ çok kurnaz bir his, ne kadar zaman geçse de üzerinden, yine de ara ara kontrol etmek ister insanı, bu kontrol sadece, onu yine kabul edecek misiniz diye, bundan da haberiniz ola.. zaman zaman yoklanacaksınız, muhtemelen, ‘bu konu da’ yoklanmaya ihtiyaç hissetmeyinceye kadar belki de)..

O durduğun yerde, hem de en derinde, o ‘hedef’ sandıklarının değil de, sadece kendinin olduğunu görünce, önce görmemek için, yine direnmek. Ve sonra zorla da olsa gözlerini açmak ve acımasızca görmemek için telaş ve hedefler diyerek direndiğin kendini, ilk fark ettiğin an var ya.. O içindeki, en masum yeri, o aslında nasıl masum ve güzel olduğunu, sadece hafifçe de olsa, hissettiğin an var yaa.. İşte o, anlatılmaz, yaşanır sadece..

O yavaşlanıp, durulan yerde, ‘amaç’ dediklerinin olmadığını görmek, sadece sen ve attığın adımların olduğunu bilmek, o atılan adımlarda karşılaştıklarına göre yol almak, bunları kendine katmak veya bırakmak. O adımda hangisini uygun bulduysan kendine, onu isteyerek yapmak. Yaptığını, mantığın ve amaçların zorladığı için değil, için öyle “iyi” hissettiği için yapmak.. bu kadar işte..

Bir şekilde kendiliğinden gelen, bu durma ve sakinleşmenin devam etmesi için, irade göstermek gerekiyor. Onca yılın alışkınlıklarını dönüştürmek için bu gerekli.. Ve sonra doğal hale geliyor, olduğun yerde durma, sakince olana bakma, o anki enerjilerle ne yapacağına karar verme ve yapma..

Sonrası, olduğu kadar, kendiliğinden akıyor zaten, sen ‘amacım’ deyip zorlamıyorsun bir şeyi, görüyorsun, içinin “iyi” hissettiğini.. yapıyorsun ve o kendiliğinden açılıyor..

Bu kadar işte..

Böyle anlatılınca çok basit gibi değil mi?

Doğruu, çok basitmiş, yeter ki, bunu gerçekten anla ve uygula.. Sadece ‘anlamak’ değil maharet, anladıysan bunun sorumluluğunu alıp ‘uygula’makta.. Bu gücü kendinde bulduğun anda, yollar açılıyor, hazır olana..

KAD

sadece sen kalbim

Bu gece canım ne istiyor kalbim biliyor musun? Şöyle uzunca bir süre, sadece yanıma seni alıp, uzaklara gitmek istiyor. Sadece seni istiyorum kalbim, sadece sen ol bu defa, diğerleriyle nasıl olsa hep beraberim. Bense bu gece ilk defa, sadece sende dinleneyim ve seni, sadece seni, duyayım istiyorum..
Ve ne oluyor biliyor musun, seni duyamıyorum, iyi mi? Neden bilmem, duyamıyorum seni.. Hata bende, sesini o kadar kısmışım ki, duyamıyorum, fısıldasan da, duyamıyorum seni, iyi mi? Seni bu kadar daralttığım, duyulmayacak kadar sesini kıstığım için, çok üzgünüm.. affet beni..
Oh bee kalbim.. henüz sesini net duyamasam da, sana bu itirafı yapmak bile, bana iyi geldi.. Henüz istediğim kadar duyamasam da seni, elimden geleni yapacağım ve hep önemseyeceğim seni. Bu kadar işte..

hüzün

Hüzün nasıl bir duygu, onu sevsem mi sevmesem mi bilemedim. Önceden hiç mi tanışmamıştık seninle. Nasıl bir şeysin, geldiğinde ‘bile isteye’ tüm benliğimi sarıyorsun.. Sıcacık diyemeyeceğim, çünkü sıcak değilsin.. daha çok nemli ve ıslaksın. Sıcaklığın belki sadece kalpte..
Yalnız şu kesin, en azından bende, arındırıcısın. Çünkü biliyorum ki giderken arkanda, ruhumda bir ferahlık ve huzur bırakıyorsun. Yine de sevsem mi, sevmesem mi seni bilemedim. Sen bir misafirsin, ‘ben olan’ değilsin, bunu bildiğim için, misafirliğinin hatırına, bir şey demiyorum sana.. bundan da haberin olaa..

dost

‘O benim en iyi, en eski dostum’.. Aslında ne büyük anlamlar  yüklüyoruz kavramlara. Dostluk bir açıdan bakınca sadece bir ‘kavram’, buna kattığınız ‘anlam’, bize duygusunu veren.

Ve bir yer var ki ne dost ne arkadaş, sadece sen ve senin kavramlara kattığın anlamlar var. Başka bir şey yok yani..

Kavram.. kavram sadece, abartma ve verdiğin anlamda problemin varsa, değiştir sende. Çünkü o kavramın, anlamının ne olacağına karar veren biziz. Abartılı anlamlar katarak ne kendimizi yoralım, ne de dost bildiklerimizi. Ayarı iyi yapalım yani..

Netice, bildiğimiz anlamda ‘dost’ kavramı yok mu diyenlere, cevabım olmaz mı mutlaka var.. Yalnız bu kavrama verdiğin anlamı iyi düşün, herkese bu anlamı verme, bu anlamı verdiğine de gerçekten kıymet ver. Çünkü bu az bulunur bir değer.

Yani her önüne gelen ‘dost’ değil.. her dost denen, aynı anlamda değil..

12294834_774625909330612_1780175691458109419_n