haddini bilmek

Bazı insanlarda şöyle bir şey var, bunu duyunca o kişilerin insan olduklarını unuttuklarını düşünüyorum. Çok şaşırıyorum ama ruhsal konularla ilgilenen camia bunu daha çok yapıyor.

Bu tipler mesele derler ki o bilge veya ermiş olsa, gerçekten aydınlanmış kişi olsa, kendi şunu yapmaz, bunu yapmaz. Eee ne yapmış bu kişi? Sigara içmiş, kendinden küçük birini sevmiş, evliliğini yürütememiş, alkol almış vs vs. Yani o kişinin fikirleri , iyi vasıfları değil, yaşamlarında açık aramalar, üstelik bu açık buldukları şey, o kişinin insani özelliklerini azaltmayan kişisel farklılıklar. Oysa başkasına zarar vermiyorsa, iyi insan olmasını engellemiyorsa özel hayatından bana ne, sana ne, kime ne? Bu tür konularda açık arayanlar aslında yarı tanrıcılık oynayanlar, onlardan uzak durmak gerektiğini düşünüyorum. Bu tür insanlar kendilerini her yönden mükemmel göstermek isterler ama yalandır çünkü dünyada kimse mükemmel değildir ve zaten mükemmel ne demektir?

Dünyada yaşarken kimse tam, bütün, mükemmel olamaz, olmaz öyle şey. Yapabiliyorsak marifet bir insanı her şeyiyle görüp, beğendiğimiz yönlerine odaklanmaktır. Yoksa en sevdiğimiz kişilerde ne aymaz yönler vardır, bize hiç uymaz, hiç benzemez ama severiz onları çünkü iyidirler. Mesele hatalar ve kusurlarla birlikte insan olmak, vicdanlı olman gereken yerde vicdanlı, merhametli olmak, bilerek hiçbir canlıya zarar vermemek.

Dünya bedenli yaşanan, vicdan ve nefsin çekiştiği bir alandır ve insan bazen yanılabilir, hatalar yapabilir ve yapar zaten, kesin yani çünkü dünyanın yapısı böyle. Her kim olursa olsun, ermiş, üstad, peygamber, büyük önderler kim olursa olsun, öğretileri, ürettikleri eserleri önemlidir. Bu dünyaya katkıları önemlidir. O kişilerin insani detayları her türlü olabilir.

Ermiş, Tanrının sevdiği insandır ama sigara içiyor olabilir, saçma davranışları olabilir.

Birde vay efendim madem üstad, ermiş insan niye şeker hastası, niye kanser olmuş falan diyenler vardır. Bunu söyleyenler, ermiş bile olsa en başta hepimizin insan olduğunu unuturlar. Hepimiz önce insanız ve sonra bir şeyleriz. İnsan hatası kusuruyla insandır. İnsan bedeni entropiye uğrar ve bir gün biyolojik beden makinesi kendini kapatır, bunun içinde çeşitli hastalıklar, olaylar bahane olur. Peygamberler, ermişler şeker hastası olamaz mı, illa şeker hastalığı sevgiyi alıp verememek diye takmak mı gerek ezber bilgilere.

Aslında duyguların sağlığımızla çok ilgili olduğu bir gerçek, 5000 yıllık Uygur Tıbbı bunu söyler ama netice olarak vakit geldiğinde her şey bir şeye bahanedir.

Atatürk yüzyılın en büyük lideridir ama insandır ve peygamberler içinde aynısı geçerli. Hangisi olursa olsun yüksek, övülecek vasıflarının yanında insandırlar. Bu durumda insanların kendilerinden dünyaya yaptıkları katkılara, iyi huylarına bakalım, onların gündelik hayat içindeki sigarası, içkisi, hastalığı hep bahanelerdir. Hem unutmayalım ölüm herkes için bir bahane ile gelir, ermiş de olsa kanser olabilir, şekeri çıkabilir, kalp hastası olabilir. Çünkü dünya yaşamı bahanelerle, nedenlerle devam eder.

Biz insanız, tanrıcılık oynamıyoruz. Sistemin aslı başka, insan başka, önce samimi olup, insan olalım, kul olalım. Tanrıcılık oynamaya gerek yok. İnsan olabilirsek, vicdandan hareket edebilirsek en büyük mutluluk budur.

Bu arada ben bir Yeşilaycı olarak hayatımda bu kapılardan hiç geçmedim ama eksikli gedikli bir insanım. Sevdiklerimden ve sevenlerimden tek beklentim iyi yanlarımı görüp onu çoğaltmaları çünkü bende öyle yaparım.

Bence dışarıda sihir falan yoktur, sihir insanın kendisidir. Yumurta ve spermden yani iki tek hücreden gelişen tek bir zigottan büyüyen insan en büyük sihirdir. Hayat buradadır. Bilmediğimiz şeyler için, yaşadığımız hayatı es geçmeyelim.

Aslında bu yazıyı bir nefes terapistinin Osho için yazdığı, kendi bazı terapistlerinin onun grubundan ayrılıp Osho çalışmaları yapan bir gruba katılması üzerine, onlara Osho ile ilgili bildiği her şeyi söylemediğini, Osho’nun özel hayatıyla ilgili bildiği kendince kusurlarını döktüğü bir yazıyı görünce yazmak istedim. Yazıda diyor ki Osho şeker hastasıymış, şuymuş buymuş. Bunları bir kusur olarak görüyorsanız onun yöntemlerini niye kullanırsınız? Herkes hataları ve kusurlarıyla insandır. Osho bir felsefeciydi, tüm dinler hakkında bilgi sahibi, soranlarla bilgisini paylaşan, aydınlandığı söylenen bir İNSAN’dı. Yani Osho insandı, yaşadı ve öldü. Önemli olan fikirleri ve ürettikleridir ve onun fikirlerinden isteyenin ezber yapmadan kendine kattıklarıdır. Gerisi, yani körü körüne biat, kime yapılırsa yapılsın zaten köleliktir. Değer verdiğimiz, bizden önde olduğunu düşündüğümüz insanları örnek alıp, değer vermek ve her durumda kendin olmak. O bilgileri kendimizden geçirip, düşünmek, değerlendirmek ama şunu unutmamak..

Bu dünyada yaşarken peygamberde olsa, önce Bedenli İnsanız.

Tanrıcılık yapmaktan tatmin olanlar var ama biz bedenliyiz ve beden geçici, sadece dünyada yarattıklarımız, güzel ahlak ve bilgi kalıcı.

Önce İNSAN olmaya çalışmak, bir fikir üretmek, yaratıma destek olmak. İnsanların, insani tavır, tarzları eğer başka canlılara zarar vermiyorsa bundan bize ne? Üstelik yakınında yaşamadığımız insanlarla ilgili anlatılanları tam bilemeyiz.

Netice, özel yaşamdaki insani vasıflar, güzel huy, ahlak çok önemli ama bununla birlikte üretilenler, fikirler, emekte çok önemli. Yapılan tüm güzelliklere saygı duymak dileğimle.

osho

neysek o’yuz

Biz insanlar her yere gideriz de, o gittiğimiz yerlerden bir kendimize gelemeyiz. Çevremizdeki her şey uyarandır, görür koklar dokunur tadarız ve görenin tadanın kim olduğunu bilmeyiz. Her gün adeta hayatı kendimize zorlaştırırız. Mutsuz olmak için gereken ne varsa hepsini yapar ve neticede mutsuz oluruz. Oysa…

Unuttuğumuz bir şeyler olmalı..

Dünya dönüyor, evren sürekli hareket halinde, bizde öyleyiz. Bu sürekli hareket hali her şeyin sürekli değişeceğinin göstergesi çünkü eşyada, insanda her şey hareket halindedir. Bu hareket hali sadece katı bedenler eşyalar için değil her şey için geçerlidir.

Katı olan buz halini düşünün, az veya çok bir zaman sonra şekil değiştirir. Mesele çevre koşullarıdır. Çevresinde bir şeyler olur, diyelim hava ısınır veya buz mekanik olarak kırılır ve şekil değiştirir, sıvı hal olur. Yani şekil değiştirir. Fiziki olarak şekil değiştirmesinin yanında, hal olarak değişir. Katının hali başka sıvının hali başkadır. Herkes ve her şey kendi olduğu ve geçtiği hali bilir.

Biz ve her şey değişir. Etrafımıza gerçekten bakmadığımız için ve zaman faktöründen dolayı çoğu zaman bu değişiklikleri göremeyiz ama sürekli değişiriz.

Mevsimler gibi, gündüz gece gibi, gençlik yaşlılık, doğum ölüm gibi. Dost dediğinin bir gün düşman olması, sevdiğinin yabancı olması gibi. Her şey değişir.

Tüm bu görünen değişim haline rağmen insan beyni her şeyi sabitlemeyi ister. Sabitlerse ancak anlar, bu yüzden değişikliği insan bedeninin beyni hiç istemez, görür ama görmezden gelir, işaretleri yok sayar ve günü gelip olan olduğunda birden şaşırır. Oysa oraya giden yol zaten kendini hep belli eder. Hani mevsimler gibi.

Bahar ağacın yeşili çiçeğe döner, çiçek kendini meyve eder, meyve kopar ya yenir kendini insan hücresi eder ya çürür toprak eder. Yağmur yağar dalları süpürür temizler, kar yağar dallar uykuya dalar.

Ve bir gün yine yaşayan için bahar gelir, çiçek olur.

Hiçbir şey sabit kalmaz. Geçen bahar olan çiçeğin aynısı bu bahar olmaz, meyvede farklı, dalda farklı olur çünkü öğrenir bilir. Kışa sabreder, bahara coşar, güze tüm alımlı meyvelerini olgunlukla salar dünyaya. Haller değişir, geçilen hal bilinir.

Tüm dünya bize gösterir. Her şey değişiyor, sakin ol der. Her halin iyi olduğunu, sadece öğrenmek olduğunu, zaten geçici olduğunu söyler.

Bir düşünün, sonbahara iyi kötü diyebilir miyiz? O bir haldir. Her şeyi olgunlaştırır.

Kış, her şeyi içe çevirir, dinlendirir, mayalar. Tohumun toprakta baharı beklemesi gibi dinlendiren ve olasılıkları hazırlayan bir uyku halidir.

Biz duygu kattığımız zaman bunlara iyi kötü deriz ama kışın gerçekten kötü olduğunu söyleyebilir miyiz?

KIŞ her şeyin OLASILIKLARINI hazırlar. Ne muhteşem J

Bahar, iyi kötü olabilir mi?

BAHAR, kışın karar verilen olasılıkların denenmesi, oluşturulması aşamasıdır sadece.

Kışın daldaki tohum olasılığı, çevre ve koşullar uygunsa tohumu, çiçeği oluşturur.

BAHAR, olasılığın OLUŞTURULMASI aşamasıdır.

Ve yaz kötü olur mu? Olasılık GERÇEK olmuştur.

Ve tekrar KIŞ.

Yani DÖNGÜ sürer.

Her şey DEĞİŞİR.

HAL’den HAL’e şekilden şekle yol alır. Bunların hepsi iyidir veya hepsi kötüdür. Nereden bakıp, duyduğumuza göre değişir.

Tek kesin gerçek vardır, HER ŞEY DEĞİŞİR.

Bu döngünün aynısı bizim içimizde de olur. Yavaş değişim, bebeklik gençlik olgunluk yaşlılık ve ölüm. Birde fark etmediğimiz hızlı değişim var. Her organın içinde her hücre kendi kısa döngülerini yaşar ve ölür. Biz bir bağırsak hücresinin işini, yani hayatını tamamlayıp öldüğünü anlamayız bile, her şey gelir geçer ve bazen hiç fark edilmez bile. Kim bir bağırsak hücresinin öldüğünü anlar, bu bütün için sadece küçük bir detaydır. Buradaki bütün, o hücreyi taşıyan insandır.

Birde bizim dahil olduğumuz daha büyük bütün ve onun dahil olduğu daha büyük bütünler var. Bu sonsuza kadar uzar gider.

Yakın çevremiz hariç bizim varlığımızı veya yokluğumuzu fark eden olmaz. Bu durumda asıl BÜTÜN bizi kişi olarak bilmez.

Ama bir şeyi bilir, OLDUĞUMUZ HAL.

İşte o HAL, bütünün isteğidir.

O hal’den yansıyan enerji.

Şimdi bu durumda, bir düşünelim bu kadar DÖNGÜ, hayatın her anında, her alanında sürekli dönüp, değişir dönüşürken, bu hayat bizden NE İSTER?

Enerji..

Hallerin enerjisi.

Şimdi bu durumda, NEŞE, MUTLULUK, bu duyguların enerjisi güzeldir ve bütüne iyi gelir.

Yani tüm bu döngüler bize sadece İYİ OL der.

Çünkü HEPSİ GEÇER.

Geçenin yenisi gelir ve hep daha iyi olur.

Geçen her şey MUTLU olmayı öğrenmemizi ister.

Birde başka bir şey daha vardır.

O iyi olmamız gerçeğini sürekli bastırır ve bizi hep aşağı çeker, bitap düşürür, dertlendirir, keder verir.

İşte bu aradaki farkı anlamak için UYANIK Olmak gerekir.

Ne kadar kedere düşürülmek istensen de, iradenle toparlan.

Bugün olmadıysa yarın dene.

Mutlaka olur ama yeter ki dene.

Denemek içinde bu YIKICI DÖNGÜYÜ görmen gerekir.

Yıkıcı döngüye kötü diyemeyiz. Evet bizi kedere derde gark eder ama o bir şey gösterir, sürekli uyarır. Bir şeyler uygun gitmiyordur, bunu düzeltmek için uyanmamızı ister.

Yıkıcı döngü iyidir çünkü o bizim fazlalıklarımızı törpüler. Tıpkı çok uzamış tırnağı, makasın törpülemesi gibi. Yoksa bizi rahatsız eder, genel dengemizi bozar.

YAPICI DÖNGÜ’de bir şeyleri yaptık diyelim, bu sürekli böyle olmaz, bir yerde durmak gerekir ve yıkıcı döngü iş başına geçer ve yıkar geçer.

Düşünelim şimdi, BAHAR ve ağaç sürekli yapıcı döngü içinde, sürekli çiçeklerini çoğaltıyor. Sürekli her yer, her dal çiçek.

Ama çiçeğin bir yerde durması gerekir çünkü sonrası var.

O çiçeğin muradı var. Neyin meyvesiyse onu OL- MAK.

Ağaç hep çiçek olursa, meyve nasıl olacak?

Çiçeğe kim dur diyecek?

Çiçek güzeldir ama hep çiçek olmaz.

Bu dünyaya meyvede, çürümüş sonbaharda gerek.

YAPIM ve YIKIM.

Sürekli bir DÖNGÜ.

Oluşun her aşaması güzellik.

Netice, NEYSEK O’yuz.  Yalnız bu, neysem o’yum lafı, her an iki uca kaçar. İyi fark etmek lazım onu.

Neysek o’yuz, öncelikle bir olduğun hali kabulleniştir. Neysen o olduğunu anla, bil.

Sonra buradan hareket et. Ne olmak istersin, nasıl istediğin ol-ursun. Buradan devam etmek uygundur. Biz sürekli deneriz, döngüler gibi. Hani her tohumun meyve ol-mak isteyip olamaması gibi. Hep istediğimiz hal için bir şeyler yaparız ve OL-duğumuz kadar OL-uruz.

Neysem o’yum, ataletsiz kalayım demek değil yani. Olduğun hali anla, gör ve oradan bir sonraki neysen o olacağın hale devam et.

Yani durmak, atalet yok. İstekler var çünkü istemek, insan olmanın doğasında var. İnsan tam değildir. Bir şeyleri sürekli eksiktir ve tamamlanmak için eksiğini arzular, onu ister. Eksik olan, zihin bilinç değildir. Bilinç hep tamdır. Eksik olan isteyen, bedenli halimizdir. O tamamlanmak ister.

Bu durumda her şey ve herkes bir halde ve bu haller sürekli değişir. Her insanda her hal vardır, hangisini çıkardığı önemlidir.

Bugün kötü olman, yarında kötü hissedeceğin anlamına gelmez. Yarını denemek gerekir.

Hepimiz birbirimizin aynısı olamayız. Karşılaştırırsak her zaman zararda oluruz, mutsuz oluruz. Karşılaştırınca herkes iyi, biz kötüyüz sanırız, oysa bu yalan. Hepimizin tam ve eksik yanlarımız vardır. O eksik yanlarımız bizi asıl geliştiren, araştırmamızı sağlayan kısımlarımızdır.

Bu hayatta ne kadar güzel olsan, senden güzeli vardır, birde yaş faktörü vardır, sürekli senden genç ve güzeller gelir. Senden daha zengin, aile hayatı mutlu, iş hayatı başarılı vs vs insan vardır. Ne kadar iyi olursan ol, daha iyi durumda olan her zaman vardır.

Netice kendini başkasıyla karşılaştırdığın her alanda ziyanda olursun. Çünkü ölçülerek anlaşılan her şey sahtedir. Ölçülerek anlaşılan şey, bir vicdan, merhamet, bilgi, gelişim gibi gerçek değildir.

Hani bizim bedenler öldüğünde, beden topraktayken tamamen yok olacak şeyler, ölçülerek anlaşılan, bizim değer sandığımız sahtelikler hep yok olacak olanlardır. Kendilerini sahtelikle sürdürürler, ölçülerek anlaşılan her şeyde öyledir. Güzel çirkin, kısa uzun, şişman zayıf vs vs.

Olduğumuz halimizle TEK’iz, gerek görüldüğü için buradayız, güzeliz unutma ve buradan ilerle.

Tek ve güzel olduğumuzu önce biz anlayalım. Güzellik denilen şey, medyanın özellikle biz kadınlara sürekli dayattığı şey değildir. Belirli ölçüler, giyimler, gençlik değildir.

Şu bir gerçek, MUTLU İNSAN her zaman güzeldir. Mutlu kadın, adam, çocuk, genç, yaşlı güzeldir.

O an Mutlu değilsek, bunun karşıtı illa mutsuz olmamız gerekmez. Mutluluğun karşıtı, dram, depresif olmak değildir.

Mutlu değilsen, o an kan hormonların adrenalin, noradrenalin, oksitosin yüksek düzeyde değildir. Yani her şey bilimseldir. Hormon çoksa mutluluk çok.

Hormon normal düzeyde salınabilir. Yani hormon her zaman peak değerde olacak değil ya, o zaman bizde normal oluruz. Mutluluğun karşıtı mutsuzluk değildir.

Mutlu değilsen NORMAL ol. Zaten çoğu zaman normal oluruz. Hormonlar ortalardadır. Bazı şeyleri yapınca hormon salınımı ritmik, yine döngüsel olarak artar ve normalden mutluya geçilir.

Bize düşen o AN hangi halde olursak olalım, unutmayalım, BUDA GEÇER.

Önce kendimize biz duyarlı olup, nasıl daha iyi oluruz düşünmemiz gerekir. Her AN küçük bile olsa mutlu olmak için bir şeyler yapalım. Bir çay bile olur, bazen sadece yürüyüş, bazen ayağının altında gıcırdayan kar (Özledim mi ne 🙂 ), yüzüne düşen yağmur, sırtını ısıtan güneş, soğuk havada öten kuş ( hele o kuşlar, onlar şehirde o kalabalıkta duyuluyorsa her şey daha iyi demektir 🙂 )

Bazen hiç kimse sırtınızı sıvazlayıp, geçecek demese bile, siz kendi elinizle sırtınızı sıvazlayın ama gerçekten yapın. Hadi canım yapalım diyin kendinize, size sizden iyi can mı olur? Bizi tüm hayat, yaratılış sever. Tanrı bizi burada istemese olmazdık unutmayın, bu sevdiğinin göstergesidir. Gerçi O her yerde bizi sever. Nerede daha iyi olacaksak orada olmamızı destekler ve BİZ BURADAYIZ.

Yaşıyoruz.

Belki şu an yaşadığımız AN dışında başka hiçbir şey bile yoktur. Tek gerçeğimiz, şu nefesimizi alıp verdiğimiz o bir gelgit anıdır. Muhtemelen de öyle.

Oysa beynimiz sürekli ileri geri giderek, geçmişte gelecekte çok önemli şeylerin olduğunu söyleyip bizi sürekli kandırdığı için, biz sadece tek gerçek OL-An bu anı hep kaçırırız. Oysa muhtemel ki başka bir şey yoktur veya her şey vardır.

Hani gündüzün geceyle BİR GÜN ettiği gibi. Görünen ve görünmeyen, Ruh ve beden, hepsi BİR GÜN gibi ve burada, hep iç içe olabiliriz.

Ama bizim beynimiz hepsini ayrı görür ve sonra karşılaştırır. Gün denen gecesiz olur mu? Erkek, kadın olmadan olur mu? Gündüz- gece, GÜN’dür, kadın- erkek, İNSAN’dır.

Ve ölüm- yaşam, VAROLUŞ’un kendisidir.

Tek tek bakarsak ayrıdır.

Muhtemelen başka bir yerde öte yaşam yoktur, her şey burada bu AN içinde VAR ve YOK olur.

Hiçbir şey mahşere kalmaz. Çünkü mahşer buradadır. Yaptıklarınızın görünmediğini sanmayın, enerji daima iz bırakır. Her zaman dün yaptığımızın daha iyisini yapmaya çalışalım, olduğu kadar, ne kadar öğrenebilirsek, ne kadar anlarsak. Düne göre bir adım atabildiysek NE MUTLU bize.

Çok uzun oldu, okuyan herkese teşekkürlerimle, sevgimle 🙂

IMG-20171008-WA0002

yol

Yol aynı yoldur ama bazen sevinç bazen keder verir, kişinin gidiş ve gelişine göre değişir. Yani gözlemcinin niyeti durumu değiştirir.

Aynı yol kimine sevinç kimine keder verir ve aynı yol aynı kişiye gidiş veya gelişine göre iyi veya kötü gelir.

Oysa yol aynı yoldur ama insanın niyeti yolu sürekli değiştirir.

Viandante-579-Rr-400x314

Alp Kağan

Yeğenim Alp doğduğunda, Alp 2009’lu aralık sonu, çoğu yaşıtı gibi algısı açık, zeki ve farklı bir çocuktu. Farkı bizim kuşakta pek olmayan özgüven, kendini ifade etme, anlama, empati vs gibi pek çok konuda. Çoğu yaşıtı gibi dokuz aylıkken yürüdü, bir yaşında konuştu, yani insan gelişiminde motor fonksiyonların hızlandığı bir dönemin çocukları oldular. Alp’in konuşmaya başladığı bir yaşından beri kendini çok düzgün, kelimeleri tam yerinde kullanarak ifade etmesinden dolayı onunla her zaman doğal bir şekilde konuştuk çünkü Alp öyle, mesela hiç agucuk mugucuk demedi, bizde demedik.

Gelelim bunu niye anlattım, aslında Alp nezdinde pek çok günümüz çocuğunun farklı konularda gelişkinlikleri hepimizce malum, yıllar önce okuduğum Ursula K. Le Guin’in çok sevdiğim kitap serisi “Yerdeniz Büyücüsü” üçlemesi, Çiğdem Erkal İpek çevirisi, sonradan 4. Kitabı ilave olunca dörtleme oldu. Orada sanırım serinin 3. Kitabı olan Tehanu’da, aklımda kalan şöyle bir bölüm vardı. Tehanu kimsesiz bir çocuk, bebekliğinde istismara uğramış, sonra ateşte yakılarak bırakılmış, bedeni ve yüzünün çoğu yanık izleri ile kaplı bir kız çocuğu, onu sonradan bulup sahiplenen Tenar isimli bir çiftçi kadın var. Tenar hayatının bu döneminde bir çiftçi karısı ama çocukluk ve gençlik dönemlerinde farklı meziyetleri ve deneyimleri olan düzgün akıllı bir kadın.

Tenar, gençliğinin bir döneminde yanında yaşadığı Ogion isimli bilge yaşlı adamın son dönemlerinde ona destek olmak için Ogion’un dağdaki kulübesine gidip, babası gibi gördüğü yaşlı bilgenin ölümüne kadar, evlatlık kızı Tehanu’yla birlikte orada kalır. Ogion’un halk arasında gündelik ismi Sessiz, yani o gerekmedikçe konuşmaz. Tehanu’yu ilk gördüğünde Tenar’a, onu alarak zor bir yol seçtiğini söyler. Tenar, Tehanu’nun bedeninde ve yüzündeki yanık izlerinden dolayı insanların ona bakmak istemediğini, korktuklarını bildiği için, manevi kızının bir dokumacı olmasını istemektedir çünkü böylece dokuma tezgahının arkasında onun fiziki kusurlarını kimse görmeyecektir. İlerleyen sayfalarda Tenar Sessiz Ogion’a, Tehanu farklı özellikleri olan, algısı açık, öğretmeden doğal olarak bilen bir çocuk olduğu için ve bedenindeki ciddi yanık izlerinden dolayı onu nasıl yetiştireceğini bilemediğini, ona ne öğretmesi gerektiğini sorar. Onun farklı bilişleri, yetenekleri var ama insanlar Tehanu’dan korkuyor, bu yüzden onun dokumacı olmasını istiyorum der.

Başka bir gün Tehanu’ya yetemediğini, ona önceden bildiği, Ogion’dan öğrendiği kadim bilgileri anlatmak istediğini ama bir türlü yapamadığı söyler ve tekrar aynı soruyu sorar, ona ne öğretmeliyim Ogion? Ogion bir bilge, derki, bir şey öğretmeye çalışma bırak, çocuğun buna ihtiyacı yok, ona sadece gündelik hayattaki işlerinle ilgili anlat der. Tenar şaşırır çünkü gündelik işi, eşi öldüğü için çiftliği çekip çevirmek, koyunlar, mutfak, bahçedir ve Sessiz Ogion bu farklı yetileri olan çocuk için bunların yeteceğini ve zamanı gelince bilmesi gerekeni bileceğini söyler ve konu kapanır.

Çok yıllar önce okuduğum kitaptan, tam olmasa da aklımda kalanlar bunlar. Aslında kendimde kalanı anlatırken epey değiştirmiş olabilirim ama bende kalan izler bunlar. Muhtemelen cümleler anlattığımdan çok farklıydı, bu yüzden kitaptan ve okuyucularından özür dilerim ama dediğim gibi bende kalanlar bunlar ve yaratılışım bir şeyi tam haliyle değil bende bulduğu anlamı ile sevdiği için böyle anlatabiliyorum.

Şimdi buradan gelelim Alp’e, neden ondan ve onun gibi çocuklardan bahsettim? Şöyle ki Alp zeki bir çocuk olduğu için büyürken etrafta herkes ona okul öncesi dönemde İngilizce, matematik, bilim vs öğretmek gerektiğini düşündü, pek çok ailede bu durum vardır. Alp’in annesi kardeşim Aylin önce ne yapacağını, ne öğreteceğini bilemedi, gerçekten bilimsel şeyler mi öğretmeliydi, buna nereden başlayacaktı? Bu arada Aylin’le ilgili şunu belirtmem gerekir, onun kendine özgü bir bilişi, hissedişi vardır çünkü çok temiz, masum bir kalbi vardır. Biz iyi insanlarız ama Aylin bizden çok daha masumdur. Alp’ten sonra iş hayatını bırakınca olanca masum gayretiyle evi ve çocuğuyla ilgilendi, klasik bir ev annesi oldu, yemek, kek, börek, temizlik moduna girdi.

Çok uzattım biliyorum ama gelelim yazının netice kısmına, Aylin çocuğu büyürken herkes bir şey dediği için ona ne öğreteceğini bilemedi, matematik, İngilizce öğretmek günlük ev hayatının içine doğal bir şekilde uyum sağlamadığı için hiç yapamadı ama muhtemelen içinde bir huzursuzluk kaldı. Bir gün Aylin’le mutfakta kek yaparken, ona ne öğretmeliyim dedi. Benim direkt aklıma Ogion geldi çünkü tam bu duruma uygundu. Aylin’e dedim ki, farklı bir şey yapma, ona sadece hayatın içinde olanları öğret, bunun dışında bir şeye ihtiyacı yok, dili, matematiği, bilimi zamanı gelince öğrenir. Aylin temiz kalpli bir insan olduğu için yaptığı her işe bunu yansıtır ve Alp’in sadece bunu görmesi yetebilir.

Ve Alp büyürken aslında durum böyle oldu, Alp algısı açık bir çocuk ve Aylin temiz kalpli bir anne, annesi ona tüm günlük yaptığı sıradan gibi görünen işlerde farkında olmadan masumiyeti gösteriyor. İyi ki böyle oluyor, kurallar, hırslar, başarılar çocuğun yapısında varsa, desteklenince olur ama masumiyetin doğallığı içinde büyümek herkese nasip olmaz. Bilgi gerektiği yerde bilinir ama temiz kalp her zaman daha önemlidir. Tabi ki her çocuğun bir yaratılışı olduğu için bunu ne kadar alır, onu zaman gösterir.

Ve netice günümüz çocuklarının zaten genelde algıları açık, bence onların sadece doğallığı, dürüstlüğü, masumiyeti hayatlarının içine katmayı öğretecek büyüklere ihtiyacı var.

Not: Bu arada kendimi Ogion’a benzetip bilge kadın yaptım 🙂 🙂

IMG-20170907-WA0008