Korku çağı..

Dünyanın bu döneminde, aslında çağında, baskın duygu korku. İnsanlığı yöneten, yönlendiren temel duygu, diğer tüm olumsuz duygu hisler korkunun yansımasıdır.

İnsanın insanla iletişiminde, aile ilişkilerinde veya devletlerin yönetiminde korku hakim, bunu kullanarak iş görmek baskın. Ve korku zamanla insani olmayan şeyleri daha rahat kaldırmamıza, hatta ondan zevk almamıza bile neden olur. İnsanı baskılar, cesaretini kırar, ilerlemesini önler, olan hal içinde ezilmesine neden olur, umudunu söndürür, hayata tutunmasını zorlar.

Ve tuhaf olan bilerek veya bilmeyerek, her şey herkes bir şekilde korkuyu kullanır, destekler. Misal tüm kadim öğretilerde bahsi geçen; “dün geçti, yarın yok, her şey şimdi” bilgisi yok sayılır. Gelecek henüz gelmedi, o her anda yaptıklarımıza bağlı ve geldiği zaman zaten o gelecek yine şimdidir, yani bugün yapılan, bugün söylenen, bugün önemlidir.

Deprem oldu, oluyor, bu bugünün gerçeği ama bazı insanlar bundan bile gizli bir zevk alıyor, yani olacak depremlerden bahsedip toplumsal korkuyu tetiklemek veya corona enfeksiyonunu veya zamanında kuş gribini veya domuz gribini korku faktörü gibi kullananlar gibi, çoğu kişinin yaptığı bu. Oysa bir şey olur kişisel veya toplumsal önlemler alınır, olasılıklar hesaplanır ve tedbirler uygulanır kişisel veya yönetimsel anlamda. Bu konularda çok eksiğimizin olduğu malesef doğru, olana ah vah edip hiçbir şey yok gibi devam eden idareler, yönetimler, insanlar içindeyiz.

Bu durumda her zaman olması gerektiği gibi önce konuya kendi alanımızdan bakmalıyız, biz neler yapabiliriz, nasıl davranmalıyız? En önemlisi düşüncelerimizde korkuyu büyütmememiz. İnsanlık olarak bir şeyler yaptık ve doğa bu yapılanlara tepkisini veriyor. Genel ruh halimizi korkuya, bıkkınlığa teslim etmeden devam etmeliyiz çünkü korkunun geldiği kaynak belli ve o kaynak insanın iradesinin yani ruhunun yani düşüncesinin kendine teslim olmasını bekliyor. Oysa yaratılış sadece mutlu olmamızı, keyif almamızı istiyor. Bunu fark edin. Kötü olasılıkları düşünüp, davet etmeyin. Korkuya teslim olmayın.

Takılma..

Bazen bazı laflar hiç düşünmediğin yollara çıkar, aslında oraya gitmek niyetin bile yoktur ama olur. Olur çünkü sen ve başkaları vardır, sen bir şey yapar veya dersin, onlarda bir şey yapar veya der ve ummadığın bir yerde bulursun kendini. İşte olmayı ummadığın o yerde ne yapacaksın? Tekrar dönüp aynı şeyleri yapmak veya anlayacağını anlayıp takılmadan devam etmek.

1.sini yaptığın zaman başa sararsın çünkü kendini yeniden ifade etmen savunman gerekir, kim haklı kim suçlu gibi bir şeyler kaldığı yerden devam eder ve ama insanın içi, alışkanlıkları bunu yapmasını ister.

2.si diğer seçenek, yeni tavır, burada şuna karar vermen gerekir; bir şeyler oldu, bir şeyler dedin veya yaptın, karşı taraf da dedi veya yaptı ve bir şeyler içinde eksik kaldı, geriye dönsen diyeceklerin var ama etme. Çünkü hepsi bir önceki anda kaldı, geçti, şimdi anladıklarınla tekrar yol almanın zamanı, aynı şeyi tekrar tekrar yaşamanın, düşünmenin değil, yeni yolun zamanı. Çünkü her an yapılır, yıkılır, tekrar yeni an başlar ve yapılır, yıkılır. O yüzden eskiye takılıp hırsını çıkarmaya çalışma, eskiye takılma, eski seni yorar.

Bazı insanlar, okyanus, kap..

Bazı insanlar ne kurnaz ve bazı insanlar ne tuhaf.

Bu devirde o kadar çok insan arayış içinde ki, ne olduğunu kim olduğunu, neden bu dünyada olduğunu, nasıl daha iyi olabileceğini anlamak isteyen insanlarla dolu dünya ama bir o kadar da hazır hap bilgi ile her şeyi istediği gibi yapabileceğini düşünen insanlar var. Oysa öyle bir dünya yok, emeksiz yemek yok, sen eti patatesi soğanı tezgaha koydun diye emek harcamadan olan bir yemek yok, yani ritüeller yaptın, bazı cümleleri tekrarladın diye dünyan değişmez. Bazıları bunlarla değiştiğini sanır çünkü uyanıklık uykusundadır.

Mevlana’nın bir sözü var: “Okyanus ne kadar büyük olursa olsun, insan yalnızca kabı kadar su alabilir.”

Durum budur.

Yani üç nefes al, gözlerini kapat, başarıyı bolluğu sağlığı iste, gözlerini açınca çoktan oldu, hatta üç kez oldu oldu oldu de, böyle bir şey yok ama buna inanan insanlar var ya da inanmayı tercih edip aklını kullanmayanlar çünkü bazı insanların aklı öylesine var. Bunu söyleyenler bu işin ticaretini yapıyor, aklını kullanmamayı tercih edenler de yüzünde gülümsemeyle oldu oldu diyor, bilimden uzak, kavramlardan uzak, bilgiden uzak sahteciler gibi. Ama bunlara uyanlara saf insanlar demiyorum, onlar atalet içinde, hazır hapçı, bir şeyi yapmadan emeksiz, sadece verdikleri kurs parasıyla her şeyin olacağını kabul edenler, aklını kullanmayanlar.

Böyle hap bilgi verdiğini söyleyenlere de parasına güvenip bilgiyi paraya sığdırıp alacağına inananlara da kızmıyorum çünkü aralarında anahtar kilit ilişkisi var.

Doğrusu herhangi bir konuda, bilgide, söylenenin bilimsel alt yapısını veya henüz bilimsel olarak çözülmemiş şeylerin ezoterik kaynağını sorgulayıp, içinize sinerse, inanırsanız yol alın veya nasıl istiyorsanız öyle yapın.

Gelelim Mevlana’nın sözüne, bilgi her yerde var, sonsuz evrende yaradılışın bilgisi her an akıyor ve her yerde ama onun her yerde olması bizim görebildiğimiz, anlayabildiğimiz anlamına gelmiyor. Bilgi, yaradılışın aklı, bize hem bağlı hem bizden ayrı var, o zaten var ve bizler ancak zihnimizin, aklımızın açıklığı oranında onu anlayabiliriz. Tıpkı elimizde küçük bir kapla okyanustan su almak gibi, bardakla suyu alıyorsan onun sınırı bardak kadardır, yani her aklın bir sınırı var ama genişletilebilir.

Bu zihin kabı katı maddeden değil, onu akılcı bilgiyle, düşünerek, bilimle, tefekkürle genişletebiliriz ve daha çoğunu alabiliriz ama günü gelince bırakmak şartıyla çünkü bardağına, kabına doldurduğun suyu içmezsen, kullanmazsan bardağı tekrar dolduramazsın. Alacaksın ama boşaltacaksın da, evrenin kuralı böyle.

Yani aldığın da değişmez ve sabit değil, vakti gelince o aldığın bilgiyi de boşaltmayı yok saymayı bilmelisin, tıpkı tuğla gibi. Orada tuğla duruyor, aldın onu, inceledin, sert, pürüzsüz, pürüzlü vs dedin, işledin, yonttun, düzelttin, şekil verdin ve diyelim ki bir duvarın örülmesinde kullandın. O artık tuğla değil, duvar oldu, bilgisi değişti. Bilgi alıp saklamak için değil, onu kabımız yani zihnimiz ölçüsünde alıp, onunla bir şey yapıp, bırakırız, yani böyle olmalı ki bir anlamı olsun, kaplar genişlesin çünkü o kaplar katı değil, sabit değil.

Kaplar nasıl genişler? Dedim aslında bilimle, tefekkürle, düşünmekle genişler.

Yani bazı ezber cümleleri söyleyip, hiç kafa yormayıp “oldu oldu oldu” diyerek genişlemez, o sadece kendini kandırmak olur, emeksiz yemeğin hayalini kurmak olur, sahte olur.

Emeğin her zaman bir karşılığı olur, belki o karşılık beklemediğiniz yerden gelir ama gelir.

Ezberlenmiş ve tekrar edilen cümleler, olumlamalarla belki günlük stres üreten bedenin beynini biraz rahatlatırsınız, tekrarlar beyni rahatlatır ama konuları çözmez. Konular, sorunlar sürekli açılan iç içe geçmiş kapılar gibidir, birinden geçersin kapının “hah tamam oldu” dersin, rahatlarsın bir süre ama tekrar yeni bir sorunla yeni bir kapının olduğunu anlarsın, iç içedir, yani sonsuz.

Sonsuz olanda neden bir şeyler sayıyla olsun, sonlu olsun bir düşünün, olmaz ama kabımız kadarını anladığımız için sonlu sanırız. Tıpkı Allah’ın 99 ismi deyip bununla insanları toplayan kişiler gibi, sonsuz olan neden sonlu sıfatlarla, sayılarda olsun? Olmaz. Sen sadece kendini kandırırsın, kabın kadar anlarsın.

Netice hiçbir şeye saplanma, bilgiye bile, her şey değişir, dönüşür, alırsın, değerlendirir veya değerlendiremezsin ve bırakırsın veya hiç alamazsın. Her şey aklının, zihninin, kalbinin açıklığı kadardır.

Okyanustan kabın kadarını alırsın, ötesi yok, hiç olmadı.

Sevdiğim şeyler..

Bu hayatta sevdiğim çok şey var, mesela ailem, güneş, hava, gün doğumu, sevdiğim insanlar, eşyalar, elma, papatya 🙂 vs gibi ama düşündüm de en sevdiğim üç şey diye 🙂 bunlar hayata daha güçlü tutunmamı sağlayanlar:

1- İçime sinen bir cümle veya yazı yazmak.

2- Ayakkabılı da olsa çayırda, toprakta yürümek.

3- Sevdiğimin elini tutmak, her ne kadar o el tutmayı istemese de 🙂

Deneme..

Sena o sabaha çok halsiz uyanmıştı, adım atacak gücü bulamayacak gibiydi ama içindeki son yaşam enerjisini yakıt yaparak kalktı, bugün tedavinin 8.günüydü, hastaneye gidecekti.

Yolda içinde günlerdir esen fırtına hala aralıksız esmeye devam ediyordu, devam etmeli miydi, bir anlamı var mıydı, bu eziyete değer miydi, onu zehirlemelerine izin vermeli miydi, neydi? Fırtınanın biri; yok yok, zehirlesinler seni bunu çoktan hak etmedin mi? Bence hak ettin, hep kıskanç ve haristin, şimdi çek cezanı, zaten öleceksin bir an önce zehirlen de öl diyordu. Sena’nın otobüsün soğuk camına dayadığı başı arada sallanırken göz yaşları da ellerine dökülüyordu, ıslak avuçlarına tırnaklarını sıkıca bastırırken yandaki koltuktan uzatılan mendille kendine geldi, yavaşça döndü. Mendili uzatan uzun beyaz sakallı kasketli bir adamdı; bu soğuklar hepimizi hasarladı, benim de kalp zayıflamış dedi ve sustu. Sena onkoloji hastanesinin durağında inmek üzereyken mendili sahibine geri vermek istedi ama adam, gerek yok der gibi elini çevirdi, uzaklaşmadan Sena’nın omuzuna kalın nasırlı elleriyle hafifçe dokunup; üzülme kızım, mutlak vardır Allah’ın senin için bir iyiliği dedi ve ağır adımlarla yoluna ilerledi. Sena içini uzun zamandır özlediği bir duygunun kapladığını hissetti, neydi bu, huzur dedikleri miydi? Mendili elinde sıktı, cebine koydu, içine gelen o huzuru mendile saklamak ister gibi onu özenle katlayarak cebine koydu.

Tedavi ünitesine geldiğinde aylardır zihninde aralıksız esen fırtınaların sesini duymadığını fark etti, bu tuhaftı, o sessizliğin devam etmesini istediği için telaşla cebindeki mendili alıp, sıktı, bu hisle mendil arasında bir bağlantı var gibi geldiği için mendili elinden bırakmak istemedi.

4 saat sürecek tedavisi başlarken, bunun benim için ne iyiliği olabilir ki diye düşündü, sonra cümlenin içindeki sadece iyilik kelimesine yoğunlaştı, “mutlak vardır iyilik” mutlak, iyilik, vardır, iyilik…

Öğlenin geç saatlerinde hastaneden çıkarken bu defa tedaviyi daha rahat kaldırabildiği için iyi hissediyordu. Bir reaksiyon yaşamamıştı, damarını rahat bulmuşlardı, bulantısı, kusması, nefes daralması olmamıştı, iyiydi, mutlak vardı iyilik.

     ***

Faruk gergindi, günlerdir Menekşe’ye ulaşamamıştı, iyi olduğunu biliyordu, zaten birkaç hafta önce buralardan gitmek istediğini, başka bir yerde hayatına devam etmek istediğini söylemişti, muhtemelen her zamanki gibi aklına estiği bir anda bu kararını uygulamaya koymuştu. Zaten o ne arar, ne sorar, ne açıklama yapardı, hep dediği cümle “neysem oyum beni zorlamayın” yine dediği gibi yapmıştı. Son birkaç gündür onun nerede olduğunu düşünmekten bitap düşmüştü, çaresizdi, kendini boşlukta kaybolmuş savrulup giden bir sonbahar yaprağı gibi hissediyordu, o yoktu, belki bir daha hiç olmayacaktı, aşkına değer vermemişti, gitmişti, önemsememişti. Yolda yürürken gözlerinden istemsizce dökülen yaşları elinin tersiyle sildi. O an aklına Sena geldi, bugün tedavi günüydü, birlikte gitmeyi teklif etmişti ama o kabul etmemişti, zor bir dönemden geçiyordu ve yalnızdı. Faruk havayı yumruklar gibi elini salladı, şu hayat ne tuhaftı, Menekşe onun sevgisini önemsememişti ama o da Sena’yı yok saymıştı ve şimdi Sena’nın desteğe ihtiyacı vardı. Yolda onu aradı ama cevap vermedi, haklıydı, onunla doğru dürüst ilgilenmemişti. O gün tüm kapılar sanki kapalıydı, şansını daha fazla zorlamayacaktı, gün artık bitmeliydi.

        ***

Menekşe uyandığında gün henüz doğmamıştı, sanki yıllardır oradaymış gibi sakince kalktı, yatak odasındaki balkondan sabahın koyu lacivert, yoğun, tuz kokulu denizini içine çekti. Yüzünde her zamanki sakin ifadesi vardı, yeni hayatı burada başlıyordu.

Öğleye doğru evi kiraladığı adam ustayla geldi, konuştukları gibi birkaç gün sürecek işlerine başladı. Salondaki ocağı kuzeye taşıtacaktı, balkonun kapamaları, dış kapının suntaları ve bahçenin çiti elden geçirilecekti. Menekşe, usta çırağıyla işlerine başladıktan sonra sahilde yürüyüşe çıktı, etrafı biraz tanımak istiyordu….