kan bağışı ve bir’lik

Kan bağışı konusunda bilgilenmek, önemli bir konu. Özellikle bizim gibi bağış bilincinin az olduğu toplumlarda.

Öncelikle kan bağışı, buna ihtiyaç duyan hasta insanlar için, şu andaki tıp sistemi içinde ciddi bir zorunluluk. Çeşitli nedenlerle kan değeri düşen insanlar var, bu işin bir kısmı. Neden kan değerleri düşer, bedensel ve ruhsal pek çok nedeni var tabii ve bu da işin ikinci kısmı. Belki bir gün bu konuya da gireriz.

Ve bugün bağışçı, yani kan verecek kişilerle ilgili kısmından bahsedeceğim. Daha önce bir yazımda anlatmıştım, vücudumuzda kan hücrelerinin hepsinin farklı bir yaşam süresi var (tıpkı biz insanların olduğu gibi). Kan içindeki hücrelerin bir kısmı 1-2 gün yaşar, bazısı 9-10 gün, bazısı daha uzun yaşar. Yani ömür bu, yapacak bir şey yok.

Bu hücrelerin hepsi, kan bağışında kanımızın içinde bulunan hücrelerdir. Ve asıl olarak, herkesin bağış yaparken verdiğini bildiği hücreler, alyuvar’lardır (eritrosit). Alyuvarlar 120 gün yaşar. Bu arada iki kan bağışı arasında, tıbben 56 gün geçmesi gerekir. Ve uygulamada ise 2-3 ayda bir kan bağışı yapılabilir.

Bu ön bilgilerden sonra şu konuya gelelim, biz bu kan hücrelerimizi bağışla vermesek de, yaşam süreleri bitince, bedenimizden çeşitli yollardan atılırlar. Yani bağış yapsak da yapmasak da bu hücreler ölecek ve atılacak aslında. Bağış yapmakla, hücrelerimizin başka bir bedende can olmasına vesile oluruz. Bu çok önemli bence, kıymetli bir durum yani..

Birde şu açıdan bakalım, KAN demek CAN demektir. Kan, tüm beden içindeki en süptil ve ruhsallıkla en yakından ilgili dokudur. Ve hepimizde ortak olan bir şeyleri barındırır. Aslında biz tam bilemesek de, kanın hepimizi birbirine bağlayan ruhsal konularla ilgisi vardır.

Ve neticede, hepimiz birbirimizden ayrıyız sanırken, kan bağışıyla ruhsal bir parçamızı paylaşmış oluruz. Bu ‘birlik’ vurgusu aslında, sizin en süptil hücreniz, bir başkasında tekrar can olur.

Konunun ruhsallıkla bağlantısı çok derin ve özeldir. Bazen insanlar der ya ‘benim kanımı falancaya vermeyin’ diye, insan seçerler ya ve aslında kan bağışı öyle özel bir durumdur ki, sadece BİR’liğe hizmet eder. Herkesi bir şekilde birleştirir aslında, düşünsenize sizin verdiğiniz ‘Kan’ yani ‘Can’, tanımadığınız bir insanda tekrar ‘Kan’ ve ‘Can’ olur.. Ne muhteşem dönüşüm..

Tüm bunlardan sonra, bir bağış yapma isteğinde, ‘Bir’liğe hizmet ettiğimizi düşünebiliriz aslında..

 

 

 

nerede keyifli isen orada ol

Çocukluğumuzda keyifle ve severek yaptığımız şeyler vardır ya, büyüdükçe unuttuğumuz.. işte onları tekrar hatırlamaya çalışalım. Ailelerimiz, çevremiz, okul, her şey zamanla bizi onlardan koparır ya..

İşte o çocuklukta en severek yaptığımız şeyler, muhtemelen bu hayatta hep yapmamız gereken şeyler. Belki hayatta olmamızın, yaratılışımızın yegane amacı onlar.

Yaşamda hep ‘keyif aldığınız şeyleri yapın’ derler ya, işte o şeylerin ne olduğunu büyüdükçe unuturuz bir şekilde ve bunun ipuçlarını ararız bilinçsizce. Hep ne yaparsak mutlu oluruz, keyifli oluruz bunu anlamaya çalışırız çaresizce..

Oysa hep derler ya ‘mutlu olduğun şeyi iş olarak yap, hep mutlu olursun’ diye.. İşte o şeylerin ipuçları, tam da, ilk çocukluk yıllarımızda, 3-7 yaş arasında (hadi en fazla 10 olsun).

Bir derinleşelim bugün ve bu hafta ve hatta bu ay, sakince düşünelim neler yapardık, nelerden mutlu, keyifli olurduk diye. İşte onları, hiç acele etmeden bulmaya çalışalım, ipuçları onlarda..

Ben kendi adıma bu son aylarda bunu çok düşündüm. Ben çocukken, yazmayı çok severdim (yıllar sonra bu, bir vesile ile, çıktı çok şükür) , küçük öyküler yazardım, resim yapmayı çok severdim, bir şeylerin dışını değil içini keşfetmeye bıkmadan devam ederdim. Bana alınan bir oyuncağın içini sırf meraktan açar bakardım. Tabii büyükler için bu oyuncağa zarar vermek olurdu. Benim içinse, sırf keşfetme isteğiydi. Bu yüzden adım ‘asi’ydi, merak ettiğimin peşinden giderdim. Bir de, küçük topluluklar içinde konuşmayı, bildiklerimi anlatmayı severdim, herkes de istekle dinlerdi. Ne anlatırdım bilmem ve dinletirdim kendimi (bilirim ya, şimdi neyse).

Netice, bu konu dünya içinde yaşarken çok önemli, çünkü yaradan bizi, acı ve mutsuzluk için yaratmadı. Acı çeken mutsuz olan kişi neyin işine yarar ki (bu belli aslında). Yani “nelerden keyif alıp, mutlu olduğumuz” üzerinde aylarca düşünülecek kadar önemli bir konu. Bunun üzerinde düşünelim çünkü, biz mutlu isek, bizden yaradılışa yansıyan da “mutlu”..

Ee daha ne olsun.. kendimiz için değilse bile, yaradılış için “mutlu” olacağız, mecbur yani..

O ve ben..6

O: Dikkatini dışarı ver, sen fazla kendine odaklıyorsun bu ara. Biraz açıl, dikkatini dışarıyı gözlemlemeye ver.

Ben: (zihnim yine kendime gidiyor ve ağlamama engel olamıyorum)..

O: Hey, dikkatini kendinden çek hemen, dışarı ver. Bu çok açık, her anda algın dışarıda olsun bu ara..

Ben: Bu ne kadar doğru.. hep kendine odaklan derler..

O: Bunu da sorgulama, bu ara bu uygun sana.. Dışarıyı gözlemle, kendini değil bu defa.. Daha sonra dışarıdan, kendine gelirsin, bunu dene, hem de uzunca bir süre tamam..

Ben: Tamam denerim, dışarıdan içeriye anladım..

O ve ben..5

Ben: Çok kızgınım bugün kendime..

O: Farkındayım ve saçmalama tatlım lütfen, sen hatalısın..

Ben: Haklısın..

O: Hayret ilk defa itirazın yok bana, hayırdır iyi misin sen..

Ben: Bilmiyorun nasılım, hem iyiyim hem kötü sanırım. Bir ortasını bulsam tamamım..

O: Ortasını bulmanı ne engelliyor sence..

Ben: Bazı durumlara kattığım saçma anlamlarım, hata bende, bu yüzde yüz kesin kabul bugün bende..

O: Hata demeyelim istersen..

Ben: Yok yok diyelim lütfen, izin ver ben kızayım kendime bu seferde, hep sen kızarken iyiydi değil mi?

O: Ben sana hiç kızmam, bunu biliyorsun..

Ben: Bilmiyorum ben bir şeyi, biliyorsun falan deme bana..

O: İyi o zaman şöyle yapalım, derin bir kaç nefes alalım, senin deyiminle ‘keyifli nefes’ ne dersin

Ben: Ben alırım da senin keyifli nefes alabileceğin bile şüpheli..

O: Sen beni merak etme, yapabileceğim kadar onu da yaparım senin için.

Ben: Benim için ne sen, ne de başkası bir şey yapmasın e mii.. Ben kendim yaparım kendim için gerekenleri..

O: Tamam, yap istediğini, yalnız şimdi, bir dur tatlım..

Ben: Sanane durup durmayacağımdan, bugün bana karışma lütfen..

O: Arkana yaslan ve gözlerini kapat..Sadece ilahi sevginin seni sarışını hisset, sadece bunu.. Rahat bırak kendini, sana olan sevgimi hisset ve tüm evrenden sana yayılan sıcak sevgiyi hisset..

Ben: (Dakikalar sonra)..  Daha iyiyim sağol, git istersen..

O: Giderim sorun yok..

Ben: Zayıf olduğum ve saçmaladığım konu çok..

O: Olsun boş ver.. Hayat bu.. bir öyle bir böyle olur, bu doğal.. Kendini yargılama, çok irdeleme, abartma, önce kendine şefkat göster..

Ben: Tamam.. Aslında konu belli, duygular ve onların bedenimi ele geçirip etkilemesi.. Sanırım an’da ve her etkiye açık olduğu için bu bedenlerden başka gerçek yok sanki bu dünyada..

O: Bedenler çok gerçek bu doğru ve her şey en az onun kadar gerçek bu da doğru..

Ben: Nasıl.. ne..

O: Duygular da gerçek, düşünceler de gerçek.. Hepsinin bir varlığı var, sen fark etmesen de..

Ben: Haklısın..

O: Konu şu ki, gerçek olan şeylerin, seni nasıl etkilediği ve algını şekillendirmesine verdiğin izin.. Bunu anlamalısın, sende ne yapıyorlar ve nasıl yapıyorlar ve sen onlara ne şekilde kabul verip, dahil oluyorsun. Bir bunlara tekrar bak istersen..

Ben: İstemem mi, hemen..

O: Güzell.. İyisin sanki..

Ben: Hem nasıl, çok iyiyim, bir ateş topu gibi..

O: Bu ne demek şimdi..

Ben: Çok iyiyim gerçekten de.. Söylediklerin bir açılım yarattı bende.. İyiyim ve anladım ne yapmam gerektiğini tekrar sanki.. Arada unutuyorum ya bunları. Senin tekrar hatırlatışların çok iyi oluyor bana, her ne kadar bazen kızsam da sana.. Çok teşekkürlerr..

O: İyi bari, şimdilik hoşça kal, akşama görüşürüz.

Ben: Sen keyfine bak, akşama görüşmeyelim, benim yapacaklarım var. Ateş gibiyim dedim ya, üreteceklerim var.. Benden bu kadar..

751038286_n

meryem ana

Bundan sanırım 4 – 5 yıl önceydi benim için çok önemli iki deneyim yaşamıştım veya iki önemli ders belki. O zaman öylesine geçmiştim bu 2 konuyu. Gerçi tam ne olduğunu bilemesem de, bu 2 dersin önemli olduğunu anlamıştım.

Birisi şöyleydi.. kafamda bir istek belirmişti ‘haydi bakalım dileğim olacak mı?’ gibisinden, isteğime bir şekil şemal giydirdim. Şu şekilde olacak, şu zaman gibi detaylandırdım. Ve o dediğim anda bunu göremedim. Aynı gün tam bundan umudumu kesmişken veya konuyu zihnimden bırakmışken, istediğim şey benim sınırlı zihnimin çizdiği şekilde değil de, düşündüğümden de güzel bir şekilde oldu. Nasıl şaşırdım ve şunu anladım ‘Sen isteğini kalben iste ve bu isteğin hakkında hayırlı ise, nasıl ne şekildesini yüce akla bırak’. Bunu çok bariz yaşadım ve unuttum sonra tabii. Yani isteyelim ve zihnimizi o işle daha fazla dolandırmayalım, oluru varsa olur zaten.

İkinci deneyim ise, yine aynı gezide bir kaç gün sonrasında  Meryem Ana’ dan dönerken oldu. İçim dedi ki ‘tamam güzel de ben öyle çok bir şey hissetmedim burada. Meryem Ana’nın olduğu bölgenin enerjisi, kalp bölgesini çok etkiliyor ve açıyor dediler. Oysa ben bir şey hissedemedim. Kalbim kapalı benim herhalde’ dedim ve hissedeyim istedim. Oradan yokuş aşağı inerken şöyle bir şey oldu, arabanın camları açık, yaz günü, camdan hızlıca çok büyük bir şey, uçarak içeri girdi ve tak diye benim tam kalp bölgeme öyle bir vuruş yaptı ki, hani bir sarsıldım önce.. Bana arı gibi geldi ve ne olduğunu anlamadan hızla camdan çıktı. Ben şaşkın yanımdakilere sordum ‘gördünüz mü arıyı’ kimse o büyüklükte arıyı (sanırım arı) görmemişti. Bu bir uyarıydı sanki ‘Kalp işte, istersen açık istersen kapalı olur, oluru sana bağlı’..

Netice gerçekten temiz niyetle istenince ve hakkımızda hayırlıysa ve zamanı tamamsa, oluyor olacak olanlar.. Kalplerimizi ferah tutalım yanii..

kusadasi_9580_1

denge

Çok aşırı uçlara gitmedikce ne yaptığında bir problem yok. Şundan dolayı..
Mesela derler ki.. Şu kadar uyu, şu hareketleri yap, şunları ye, şu gıdalar yararlı, suyu şu kadar iç vs vs..
Sana ne, benim neyi ne kadar yapacağımdan, bu herkesin kendi bileceği şey.. Hani bir laf var ya, ‘paşa gönlüm bilir’ işte öyle.. (tabi sende bunları sorma başkasına ki, söylemesinler)..
Bu konularda insanlara tek denecek laf, bence, “keyfin” ne istiyorsa onu yap.. Sadece bir konuda aşırı uca kaçınca bunu “fark et” ve “fazlalık konusu neyse onu azalt”. Gerisini sen bilirsin zaten..
Önce bunu yap, bu bir ön aşama..

kumru

Ankara’nın bu sabahki rüzgarlı ayazında, sabah penceremin önünde bir kumruyla uyanmayayım mı? uyanayım tabi kii.. Kumruya yem verirken, bu soğukta, bir sürü kuş sesi duymayayım mı? duyayım tabi ki de..Kumru sabah, hazırlanıp çıkana kadar beni pencereden izlemesin mi? izlesin tabi ki de.. Sabahın hayrı ve ferahlığı böyle işte..

uçuk virüsü

Herpes simplex virüsü (uçuk)’da kullanılan kremler vardır. Bu kremler hem çok pahalıdır, hem anlamsızdır.
Bir de uçukta, bildiğimiz oje çıkarıcı olarak kullanılan Aseton kullanılabilir. Bu şehir efsanesi değildir. Tıbbi geçerliliği vardır. Aseton, Herpes virüsünün, viral kapsid (dış kısmını) parçalar ve ilk gün kullanılırsa, uçuğu oluşmadan önler, kremlerden daha etkilidir.
Bunu bilmeyenler olduğunu farkettim bu hafta, o yüzden paylaşıyorum. Her kadın için kolay ve pratik bir yöntem, aseton ve bir parça pamuk.. bu kadar işte..

beden

Şu hayatta bedenin uyarılarını dinlememek, onu yok saymak olacak iş değil ve oluyor ne yazık ki.. Oysa beden bu dünyanın aracı, o olmadan hiçbir şey olmuyor bu dünyada.. Kıymetini bilelim, bilmeyenleri dövelim.

Gerçi biz dövmeyelim, nasılsa bedenler döver..

ışık artmak üzere

Kış ayları yapısı gereği Yin’dir. Yani karanlık, soğuk, derin, nemli, su baskın, aylardır. Yapısı gereği korku’ yu yoğunlaştırır. Bunları bizim müdahale edemeyeceğimiz koşullar olarak kabul edeceğiz.. mecbur yani..
Ve yin’in içindeki yang’ı unutmayacağız bu arada, yani kışın taşıdığı olasılıkları hep bileceğiz. Kış ayları sonsuz olasılıklar zamanıdır. Tohumun veya yeni düşüncelerin, karın altında yoğunlaştığı zamanlardır. Her güzel şey bu aylarda demlenir. Ve bahar günlerine hazırlar kendini.
Ve şimdi yarısını geçtiğimiz kış günlerinin son denenme zamanları, ışığın her an artmak için beklediği zamanlar. Işık her an artabilir, hazır olun, ferahlık önce kalplerimizde ve sonra tüm dunyada olsun, hep birlikte.