bu bir kış hikayesi

9-11 Ekim 2015’de köklerime yaptığım 3 günlük “Yolculuğun Hikayeleri”.. Bu gezide hikaye çok aslında, özeti böyle olsun.. Ve de bu karlı kış günlerinde bu anılar, tüm hikaye sevenlere sevgilerimle gelsin..

Ankara’dan yola çıktığımız sabah, ciddi soğukların başladığı bir dönemdi. Bura böyleyken, Binboğa’nın eteklerinde bir köy nasıl olur endişesi ile yolculuk başladı aslında.. Soğuk olsa da gün ışıltılıydı yine, bu da şansdı bize..

Yolda Kaman’da verdiğimiz molada, ceviz fidesi almaya karar verdik.. Fide satan bir bahçeye girdik. Asıl satıcı o anda yoktu, onun gelini bizi karşıladı. Yol arkadaşlarım fideliği gezerken, ben ‘cevizci kadın’la sohbete başladım (eskiden olsa yapar mıydım? Hiç sanmam, oysa artık hoşuma gidiyor bu rastgele sohbetler..) Acelem yok nasıl olsa, sohbetin keyfini çıkarayım bari dedim. Ondan bundan konuştuk, kadın el bileklerinde olan bir ağrıdan bahsetti, ben de genel kocakarı önerilerinde bulundum, kadının hoşuna gitti ve benim kim olduğumu anlamaya çalıştı, nereye yerleştireceğini bilemedi. Genel kış gecelerinde neler yaptığıyla ve bahçeyle ilgili sohbetten sonra, bir ısındık birbirimize..

-Çalışıyorsun değil mi?

-Ben: Evet (konuyu değiştirmeye çalışıyorum), O ise direkt

-Şu meslekten misin?..

-Ben: Nerden anladın, evett

-Kadın: Bilmem, içime öyle geldi.. (tuhaf..)

O arada fideler alınmıştı, yolculuk devam edecekti, kadın sohbeti bırakıp, bir şey ikram etmediği için üzüldü ve sağolsun çok ısrar etti biraz daha kalın diye ve “Yol Hikayesi” devam edeceği için sarıldık ve hoşça kalın dedik birbirimize.. Benim kahin kılıklı cevizci kadın:

-Nasılsa dönüşte uğrarsınız dedi.. Bizde böyle bir niyet yok aslında, gülümsedik ve ayrıldık neticede..

O gece Kayseri, çocukluğumun, ilk gençlik anılarımın olduğu şehir ve akrabalar, muhteşem bir muhabbet ve ailenin tanımadığım gençleri ile tanışma ve sohbet, tabii aile büyükleri ile de.. Gece geç saatlere kadar, çay kahve, hem anılar, hem gelecekle ilgili planların paylaşıldığı keyifli bir gece geçirdik. Sabah olduğunda, 2-3 saatlik bir uykuyla yeni güne hazırdım (eskinin erken uyuyucusu olan ben, alıştım artık az uykuya, bu da başka bir hikaye ya neyse).  Sabah yine önce vedalaşma ile beraber, yolculuk başladı.

Öğle civarında, şimdi hiç akraba kalmasa da, benim ikinci ismimi aldığım babaannemin ve dedemin köyüne ve evine ulaştık. Ve biraz dinlendikten sonra,  çok sevdiğim ‘Bozkır yürüyüşü’ne başladık. Severim ben bozkırı çocukluk anılarımda yeri özeldir (Ağacı ve ormanı sevdiğim kadar severim). Bir defa bozkır, sonsuz olasılıklarla doludur. Her daim ummadığın bir yerde, ummadığın bir güzellik çıkarabilir sana.. Yerde otların arasında bir kuş yuvası bulabilirsin mesela, değişik yabani hayvanlar, otlar ve çiçekler (hem de her mevsimde) mis gibi kokusu ile doldurur bozkırı. Bozkırın farkı, orada her mevsim, gören göz için bir ‘hayat belirtisi’ vardır mutlaka. Yabani çalılar, mevsim sonbaharsa, muhteşem tatları olan çalı yemişleri, hafif veya şiddetli rüzgar, sürpriz taşlar ve şifalı bitkiler ummadığın yerde karşına çıkar. Yalnız bunları görmek için her an ‘uyanık’ ve ‘orada’ olmalısın bozkırda, yoksa fark etmeden geçersin bu güzellikleri.. Ayrı bir varlığı vardır bozkırın, kendini olduğu gibi kabul edeni, kendi de olduğu gibi kabul eden ve sevgiyle saran..

Yine çok şanslıydım havanın içinde ciddi soğuk tohumu olsa da, güneş parlaktı yine (3 derece) ve ben havayı, özlemle derin derin içime çektim, kokladım, bir daha ki görüşmemize kadar içimde kalsın diye.. Arada esen serin rüzgarına kendimi bıraktım. Dedim ya, bozkır uyanık ve teslim olanı sever diye.. yollarda çeşitli çalı yemişlerinden sundu bize.. Fark edene ve uyanık olana cömerttir her daim.. Bolca ‘karamık’ çalısından, onun o kara yemişlerinden yedim. Elim yüzüm mosmor oldu (karamık yemekten canımm). Ve yine bir süpriz, o soğukta uğur böceği bulup, sevdim.. Bol bol küçük bozkır çekirgelerini de uçurdum yürürken valla.. Onlar kesin sinir oldular bana.. azıcıkta uçsunlar, ne yapayım yanii..

Taşları, kayaları, her otu, toprağı elimden geldiğince sevdim, temas ettim (bir daha ki görüşmeye kadar, depoladım içime sankii).

Netice de o soğukta, o parlak güneş altında, o bozkırda artık ne ben, eski bendim, ne bozkır eski bozkırdı bana.. İkimizde bu temasla değiştik o anda..

Ve o günün gecesinde, hiç görmediğim anneannem ve büyük dedemin köyüne gittik. Dedim ya bozkır soğuktu diye ve gittiğimiz Binboğalar’ın altında ki köy de gece de müthiş soğuktu. Ve yine çok şanslıydım. Kaldığımız büyük kuzenlerimizin evinde, kuzine soba kuruluydu ve geniş salonları, ateşin ışıltısı ve sohbetin güzelliğiyle ışıl ışıldı o gece.. Sobanın üzerinde çay, tıkır tıkır, kendi yavaşlığı içinde demleniyordu. Çayın bir acelesi yoktu yani, yavaşca demini alıyordu sanki. Muhteşem patates yemeği, tereyağlı pilav, kömbe, ayrandan sonra (azıcık yedim hepsinden de canımm), o sakin demini alan çayla beraber, sobanın içine küçük patetesler konuldu. Minik patatesler, çay gibi değildi, sobanın sıcağıyla, aceleyle pişti. İyi demlenmiş çayla birlikte muhteşem oldular tabii (azıcık yedim canımm). O arada sohbetin ortasına yeni olgunlaşmış küçük dağ armutları da katılmasın mı? Katılsın tabi kide.. (bu arada armudu çok yedimm). İşte o gece anlatılmaz, yaşanır cinsindendi.. Gerçi her yaşayan da bilir mi? benim gibi kıymet bileni de lazım canımm.. O geceki sohbetten o kadar çok hikaye var ki, bu da başka seferlere kalsın artık..

Ertesi sabah, öğleye kadar, komşu köy yollarında araba ile, her yabani ağaç ve çalılarda durarak, bol neşeyle yapılan geziyi de unutmayayım tabii..

Bu yolculuktan bana kalan hüzün verici tek anı, o iki gün içinde konuştuğum yaşlı kadınlardan duyduğum acıydı. Eskiden böyle değildi sanki.. onlar çok mutsuzdu, kocaları yoktu ve çocuklarından çok şikayetçiydiler. Hayata karşı, içlerinde hiç umut enerjisi kalmamış gibiydi, bana mı öyle geldi.. bilemedim yanii.. Gözlerinde ‘umut ışığı’ yoktu sanki, bir boşluk vardı. Ben ‘boş verin çocukları, hala hayatta olduğunuza göre, yapacak bir şeyler vardır bu alemde’ deyince ‘acaba mı?’ der gibi baktılar sanki.. ‘Olabilir mi? Oluru var mı? Olsa’ diye.. Ve mutlu oldular bu ‘umut’tan..

Ve dönüş o günün öğleden sonrasında, yol arkadaşlarımla sohbetle ve beğendiğimiz yerlerde durarak devam etti. Yolda bizi arayan ve ceviz fidesi isteyen bir tanıdık çıktı (ne tesadüf), benim cevizci adamın, kahin gelinine yolumuz tekrar düşmedi mi? Düştü tabikii.. Ve o tatlı kadın, bizi görünce hiç şaşırmadı, beni sevgiyle kucakladı, tabii ben de onu.. Giderken yapamadığı ikramlarını yaptı, yanımıza bahçesinden topladığı elma, armut, üzüm, domatesten oluşan koca bir yolluk yaptı. Bende arabadan ev yapımı kurabiyelerimizden verdim ona, akşam çayında eşiyle yesin diye..

Ve bu yol hikayesinin sıcaklığı, bozkırın ruhu..ruhumda, sevgiyle döndüm Ankara’ya.. Off daha doymadım diyecektim ki, bir baktım Ankara’da yağmur nasıl şiddetli, özlemiş bizi belli..

Netice özlemişim köklerimi.. Bedenim Zihnim ve Ruhum sevgiyle beslendi, oralarda beni özlemiş canımm besbelli.. yoksa mutluluk böyle karşılıklı olur mu? olmaz tabii..

gönlünün istediğini yap

Bir yanım diyor ki “Gönlünün istediği her şeyi yapabilirsin, ne istiyorsan yap”.
Diğer bir yanım da diyor ki ‘Dur hayrola hopp! kolay mı öyle yapmak.. Bu mantıklı mı, her şeyi hesapladın mı olacakları düşündün mü? Hazır mısın, ya istediğin gibi olmazsa nasıl toparlarsın, buna gücün yeter mi, dayanabilir misin? Nasıl olacak o dediğin, öyle kolay mı sandın sen, ne sanıyorsun kendini’ vs vs.. Sonsuz konuşma ve caydırıcı düşünce şeklinde, bir şekilde dolaşıyor zihnimde.. Farkındayım artık bunların..
İki farklı sistem yürüyor aynı anda.. Benim yaptığım ise şöyle, kısa ve öz olanı seçiyorum. Gönlümün iyi hissedeceğini, neşemin yerinde olduğunu, içimin huzurlu hissettiğini seçiyorum..
Birincisi “gönlünün istediğini yap” diyen tek cümle söylüyor aslında istiyorsan dene yap, oluru varsa olur,yoksa olmaz, ne olacak sanki.. Bu yanım hep destekleyici..
Diğerinin cümleleri, itirazları sonsuz, ona uyarsam, bir itirazı bitse diğeri başlıyor. O bir dırdırcı, lafı hiç bitmiyor sanki..
Netice hepimizde var bu iki yanımız, ikisi de aslımız değil, biz olan değil, düşünceler sadece.. Bize düşen, kendimizi destekleyici, iyi hissettirecek olanı seçmek sanki..
Hangisinde “iyi” iseniz onda olun yanii..

sürükleyici enerjiler

Yalan enerjisi ile deneyimim.. Bu enerji alıp götürüyor seni, içindeyken farkında değilsen sürükleniyorsun. Bu da deneyim, yapacak bir şey yok, denedim.. Koşullar ve olaylar bunu önüme getirdi ve ben kullandım bu enerjiyi. Özür diliyorum önce kendimden ve tüm  evrenden. Yalnız haberiniz olsun, bu sürükleyici bir enerji,  kapılınca, alıp götürüyor seni. Bu enerjiyi kullanırken uyanık olmak şart haberiniz ola.. Enerji kendine öyle hızlı çekiyor ki insanı, aman diyeyim toparlamak zor valla..

Nerden mi biliyorum, dedim yaa tecrübeyle.. Hep iyi deneyim olmaz bu alemde, bu da böyle, bakalım.. Başlayan yalan enerjisini nasıl durduracağımı deneyim içinde göreceğim artık. Bir de olayın başlangıcında niyet iyiydi haberiniz ola, kötü niyetle gelişen bir durum değil yani.. Bu önemli, çünkü ne yaparsak yapalım, ilk niyetin iyi olması önemli.. Bir de maksat enerjilerle çalışma, başka ne olabilir canım, nasılsa toparlanır bir şekilde.. Yalnız şunun farkındayım ki önünü iradi olarak benim almam lazım, çünkü bu enerji çok sürükleyici.. Hiç kullanmadıysanız haberiniz ola.. durması kendiliginden değil, iradeyle..

Aslında bu halay çekerken ki enerji gibi, halayda öyledir ya (oyunu benim gibi az biliyorsanız), çıkmak isteseniz de çıkamazsınız, çünkü enerji sürükleyicidir. Alır götürür seni ve bu toplu enerji ya kendi ivmesiyle     durana kadar ya da sen ciddi bir irade gösterip kendini halayın dışına alana kadar, çıkamazsın o enerji alanından..

Bu tüm sürükleyici enerjiler için de geçerli, toplumsal olaylarda olan da bu aslında, bunu farkedip çıkmak için irade gerekli..

Bunlar, enerjiyle deneyimler.. Başka ne olabilir canım, bu kadar işte..

1772015_130493820724348888484_Original.png

yeni yıl

Yeni Yıl..
Aslında, yıl, yeni değil.. aynı enerjiler devam ediyor.
Yılı yeni yapacak tek şey, bizim yenilenmiş enerjimiz..
Biz yeniysek, yıl ve deneyimler “Yeni”.. Yoksa her şey ‘Eski tas eski hamam’ misali..
Demek ki neymiş.. biz kendimizi yenileyebilirsek,
Her an, her şey yeni..
Yıl da işte, ancak o zaman yenii..

trombosit demek, can demek..

15 yıl önce Kan Bankacılığına ilk başladığımdan beri, nedenini bilmeden en sevdiğim hücre Trombosit (kan pulcuğu) oldu. İlk göz ağrım benim.. Trombositler, bedende bir bölgede kanama, yırtılma olursa, anında bir araya gelip, kümelenip, tıkaç oluşturur ve kanın dışarı akmasını önler. Bu hücrenin görevi kanın bedende kalmasıdır.. Beyaz kan hücresi denir ona, renksizdir, hücre içinde çekirdeği yoktur. Beden içindeyken bu hücrenin ömrü 9-10 gün arasıdır, bu kadar yaşar yanii.. Kelebeğe benzer diyeceğim de, daha kısa yaşayan hücrelerde vardır. Azıcık uzun yaşayan kelebek diyeyim ben ona.

Bu hücreler, bir hastaya takılmak için, beden dışına ‘kan ürünü’ olarak alınınca, ömrü 5 güne iner. Bu arada bir ilginç özelliği daha vardır ‘kan ürünü’ olarak beden dışına alınan Trombositlerin, saklandıkları ‘kan torbaları’ diğerlerinden farklıdır. Onca ‘kan ürünü’ arasında sadece gaz geçirgen torbada saklanandır. Biz ‘Oksijen soluyan’ torba deriz ona, o 5 günlük beden dışı ömründe oksijen alırsa yaşar, yoksa o özel torbalarda saklanmazsa, zaten yaşamaz. Diğer kan ürünlerinin beden dışında, öyle oksijen alma gibi bir beklentisi yoktur mesela. En sık kullanılan, Alyuvar denilen ‘Eritrosit’ 42 gün yaşar beden dışında. Alyuvarın saklandığı torbaya dışarıda daha uzun yaşasın diye, besleyici madde ilave edilir ve oksijene gerek duymaz.

Bunlar hücrelerin tabi ki birbirinden farkları sadece, üstünlükleri değil.. özellikleri..

Netice.. ‘Kan’ demek ‘Can’ demek.. Kanın bedende olması, canın bedende olması demek. Oluşan bir Kan/Can kaçağı durumunda, o Kan’ı/Can’ı bedende tutma için görevli hücre Trombosit demek.. ‘Can’ demek, yaşam aşkının sende olması demek. Trombosit demek ‘yaşam aşkı kaçağına müdahale eden hücre’ demek..

Ee daha ne olsun Trombositi sevmem için yanii..

2015..

Hem çok yoğundun hem çok hafiftin,

Hem çok uzundun hem bir an gibiydin,

Hem çok acıtıcıydın hem çok  sevgi doluydun.

Nasıl oluyorsa işte, sen bunların hepsi ve ötesiydin..

Yerin kalbimde hep sevgiyle 2015..

Ve 2016’ya dönüşmenin vakti geldi..

Kolay  gelsin sana bu dönüşümünde.

Bizi de hayırla dönüştür e miii..

2015’in öğrettiklerinin özeti..

1. Gönül desteğinin, katkısının uzaklıkla ilgisi yok, gönlün genişliği mesafelerden bağımsızdır.
2. Herkesden her şey beklenebilir (bazı istisna insanlar hariç).
3. Herkes aynı görünse de, yaradılışlar ve buna bağlı anlayışlar farklıdır.
4. Bitmez dediğin biter, olmaz dediğin olur.
5. Herkes bir şey verir, öğretir insana, yeter ki sen almayı öğrenmeyi bil. Sen öğrenince bu zaten yansır ve sen de alabilene verirsin..
6. Sen olmasına hazırsan, her şeyin oluru var bu hayatta.
7. O an kötü gördüğünde görmediğin  bir iyilik mutlaka vardır. Terside doğrudur.

8. Her şey katman katman, her anladığın o konunun bir katmanı, sen hazırsan her konunun derini var.
9. Sen varsan bu dünya var, sen yoksan yok, bu nedenle kendinin kiymetini bil.
10. Hiç kimseye veya şeye çok aşırı anlamlar yükleme (sevgilim annem çocuğum arkadaşım vs) gün gelir hepsinin anlamı ve değeri değişebilir, abartma yanii..(istisnalar yine hariç)

Mutlu Sağlıklı Neşeli Huzurlu yıllar herkese…

2015’in bana öğrettiklerinin 10 maddelik özeti..

10 emir gibi oldu sankii..

salla, saçmalaa..

Şu dünyada kendimi en çok yargılayan ben oldum. Bunu, bu sabah anlamak da, ruhumun bana yıl sonu hediyesi oldu. Hep mükemmel olmaya çalıştım ve etrafım da öyle olsun istedim. Yaklaşık 6 ay önce sevgili rehber gördüğüm insandan sonra, bunu gerçek anlamda fark ettim aslında. Tabi her fark edişin aşamaları var bu hayatta. Önce başkaları ile uğraşmayı, onları mükemmel olmadıkları anlarda yargılamayı azalttım (bıraktım demek fazla iddialı, insanım ya, oluyordur ara ara). İçim diyormuş ki hala,  ‘başkaları olmasa da, kendim mükemmel olmalıyım her an da.’

Bugün sabah, yola çıkınca bana olansa şöyle;
“Tamam tatlımm, yaptıklarını yaptın, olmayanları bıraktın, iyi ki de öyle yaptın.. En çok ‘saçmalamaktan’ korktun.. Ee saçmala tatlım, ne olacak sanki.. Saçmalamak dediğin neyse, bunu yapmasaydın, ne işin olacaktı bu dünyada, çok abartın kendini, bu dünyada öğrenci olmak bu işte, için mümkün olduğu kadar ‘iyilik’te olsun ve yaptıklarını yap, hep olduğu kadar. Yaptın ve söyledin ve oldu işte.. Bu kadar, ‘mükemmellik’ kimin sıfatı biliyorsun aslında ve kendinin de kim olduğunu biliyorsun. ‘Bu dünyada O’nun adına bir şeyler yapan bir aracı’. Bu kadar işte, kiminle yarışıyorsun da mükemmel olacaksın, sallaa, saçmalaa, bu kadar işte.. Yapmak ve söylemek istediğini ‘iyilik’ içinde yap, kurgulama.. Bu dünyanın tohumundansın ve dünyanın kuralı da bu..

Ol’a ol’a, andan ana, katman katman her şey.. O şefkat denilen şey önce en çok kendine.. O her şeyini kabulleniş önce kendine..

O sevgi denen duygu da katmanlı, bir tabakasını geçince, diğeri.. Hep diyorsun ya kendine “farkettiklerim sadece gerçeklerinin gölgesi”. Bu kendini sevmekte de öyle, katman katman, bir katmanda ‘ha tamam’ diyorsun, bir an geliyor yeni bir katman.. sonu yok bunun..  Ve şu an senin olduğun sevgi katmanında, anladığın en yüksek kabulde “seviyorum ha bire kendiyle uğraşan kızım seni” alemsin sen yahuu..”

Ben: Alemim değil mii?

11079652_10152792642163404_4761183131343380719_n

müzik terapi

Bu hafta sonu Uyanış fuarında bir şifacı ile çalıştım. Daha doğrusu o benimle çalıştı. Sabah yılbaşı alışverişi derken, fuara gelişim öğleden sonrayı buldu. Bana o şifacı müzik terapistini söyleyen ve mutlaka gel diyen sevgili arkadaşım Aytanga ‘erken gel, almayabilir, yoğun oluyor’ dedi. Nitekim haklıymış. Züleyha Abdullayeva hanımla tanışayım diye yaklaştım hiç oralı olmadı bana (hem de bana..)
Ben: seans isteyebilir miyim sizden
Şifacı: doluyum, kartım var, kartımı alın sonra gelirsiniz (o akşamda gidiyormuş zaten)
Ben: Tamam peki, sonra yerinize uğrarım belki (kartı aldım tabi ve karta bakmadan), yeriniz nerde acaba..

Şifacı: Selçuk’tayım
Ben: (zihnim Ankara’da Selçuk hangi tarafta diye arıyor o ara)  orası nerde acaba..
Şifacı: Izmir’ deyim
Ben: Aa o zaman gelemem ben
Şifacı: Ee o zaman bırak kartımı (sertle, tatlı arası, bilemedim yani)
Ben: Tamam o zaman  (kartı bıraktım tabii)

Bir yarım saat sonra o bana bakındı ve ben hemen koptum geldim yanına,  daha önce denememişim ya meraklı,  o dedi ki ‘alacağım seni seansa çok ihtiyacın var’, bildi valla, kıyamadı bana.. Tabii bir de dedi ki arkadaşların seni çok seviyor şanslısın, dünden beri söylediler geleceğini  (Aytanga teşekkürler).
Netice sanırım bir 10 dakika sohbetten sonra beni bir koltuğa uzandırdı. Ben teslim, hazırım deneyime (burası bildiğim şeyler aslında, çok bilmişim diyorum ya) nefes almamı isteyerek ve dokunarak beden üzerinde olumlamalar yaptı. Tabi ben hazırım ve biliyorum bedenimin ruhumun sorun olarak gördüklerini, biliyorum çıkmaz gördüklerimi, terapi sırasında onun deyimiyle ‘yaralarıma dokunulduğu’ için ben sürekli gözyaşı selindeyim. Biliyorum kendimi daralttığım alanları, hep diyorum ya bilmek başka, çözmek başka aşamalar..

Neyse ben uzanmış sakince ıslak gözle beklerken o kalktı ve piyanosunun başına geçti ve terapinin en zevkli kısmına geldik. Senden edindiği, bedensel titreşime göre, akışta aldığı izlenime göre sana şifa olacak doğaçlama bir müzik çalıyor terapinin devamında.. işte bu muhteşem keyifliydi. Gözyaşlarım neşeye dönüştü. Neyseki Sağolsun Esra müziğimi kaydetmişti. Müzik bitince Züleyha hanım yanıma döndü ve biraz daha konuştuk, vedalaştık. Bana söyledikleri çok doğruydu ve dediğim gibi biliyorum bunları aslında, ne dediği ve önerileri bana kalsın tabikii..

Züleyha hanımın müzik terapisi şöyle; seninle konuşurken ortak akıştan, senin titreşimini ve enerji bedeninin titreşimsel sorunlarını algılıyor. Ve piyanonun başına geçince, kendiliğinden tuşlarla müziğe döküyor. Müzik kendiğinden akıyor, kişiye ayna oluyor, kendinde görmediğin şeyleri farkediyorsun. Müzikteki titreşim kişinin, enerji bedenindeki titreşimi düzenliyor ve enerji bedeninde  denge oluşunca muzik kendiliğinden bitiyor.

Züleyha hanım, Azerbaycan’da güzel sanatlarda okumuş bir muzikolog..
Yaptığı çalışma aslında ‘Sana seni çalayım’ ve gerçekten en etkileyici kısmı da bu.. Birden dinlerken o müzikte kendini buluyorsun, çok keyifliydi yanii..

Tabii sana özel öneriler ve bilgiler veriyor.. Bu kısım ve muhteşem müziğim bana sır kalsın artık, azıcıkta sırlı olayım yahuu.. Kendi bedeninin müziğini dinlemek isteyenlere tavsiye olunur bu terapi ve sonrasında ‘iyilik’ halinde bir artış oluyor. Ee ben zaten hazırım “iyiliğe”, sorun olarak konuştuğum konunun bedenimdeki gerginliği hafifledi sanki.. İnsanın kendine özel müzik gibisi yok valla..

20151227_161231-1