Neyi anlattım?

Çoğu zaman yaşadığımız duygusal anlarda, duyguyu fark edip, bakıp, çözümleyemeyiz ama fark etmek önemli.

Mesela bir olay yaşadınız, kötü hissettiniz, “neden böyle hissettiğinizi” sordunuz ve örneğin olayın içinizdeki değersizliği tetiklediğini gördünüz. Bunu fark etmek önemli. İsterseniz olay anında o anladığınız kadarını bırakabilirsiniz ama sonrasında hazır hissettiğiniz, uygun olduğunuz bir gün o konuyla çalışmak gerekir. Unutmayın önce tanı koymak önemli, duyguyu anladık mesela “değersizlik” dedik, sonrasında bir ay sonra da olur, zamanın kıymeti yok, o güne o olaya gidip zihninizde, duyguyu takip ettikçe o sizi benzer olayların olduğu hatıralara götürür, ilginç bir şekilde olayların farklı ama konunun- hissin aynı olduğunu görürsünüz. O zaman hissin, olaylardan bağımsız tamamen sizinle ilgili olduğunu anlarsınız. Yani konu sizinle ilgili, bakış açınızla çünkü başka birisi aynı olayda aynı reaksiyonu vermez, o hissi üretmez.

Bu zihinsel takibiniz sırasında şunu fark edin, tepkilerin belli bir sabiti yoktur, duygular bize yapışık değildir, öyle hissetmemiz gerekmez, tek sabit bir kural olamaz. Her şey ve hiçbir şeyin bir arada olduğu bir evrende yaşıyoruz. Her şeyimizi etkileyen hiçbir etki yapmayabilir ve bu ikisi aynı anda beraberdir.

Düşüncelerin spini sürekli bir yerlere atılılırken, onu takip edin, bir yerde şunu anlarsınız; mesela değersizlik, bunun üzerinden gidelim, bu mümkün olabilir mi, değersiz olabilir misiniz? Bunun imkansızlığını göreceksiniz çünkü yaradılışın hiçbir zerreyi gereksiz, değersiz yaratması mümkün değildir, olamaz, ihtiyacın fazlası bir alanda bulunmaz, yani gerekli ve değerlisiniz. Burada yaşadığınız olayların sadece size sizi göstermek için, içinizde çözülmemiş, tanısı konulmamış gölgenizin görülmesi için yaşandığını anlarsınız.

Yukarıda anlattığım düşünce şekli sıradan düşünce değildir, bir şeyi anlamaya çalışıyorsunuz. Sıradan düşünce içinde olduğunuzda sonrasında iyice depresif- mutsuz, derin düşünce içindeyseniz daha hafiflemiş- iyi hissedersiniz. Çünkü derin düşünce, yani tefekkür, içsel keşif, enerjinizi yükseltir, zaten keşiflerin en büyüğü içsel olandır. Günlük sıradan yaptığınız sorgulamada, düşüncede, daha ağırlaşırsınız, enerjiniz azalır.

Tüm bu sırada bazen nefesinizi de fark etmeye dikkat ederseniz daha güzel olur, sonrasında nefesin tatlı yumuşaklığı, bedeninize yumuşakça giriş- çıkışı, tıpkı okyanusun sakin yumuşak dalgaları gibi, güneşli pırıltılı bir günde sahile- toprağa (toprak sizin bedeniniz) dokunan ılık, sevgi dolu, yumuşak dalgalar gibi, o dalganın sahili temizlemesi, düzeltmesi gibi, nefesinizde sizi temizler hafifletir ve istediğinizde daha fazla sorgulamadan güne devam edersiniz. Eksik gedik kaldıysa tekrar yine başka bir zaman çalışabilirsiniz.

Aslında neyi anlattım? Meditasyonu 🙂 yani tefekkürü.

Bu durumda sürekli “nasıl yaparım, oldu mu- olmadı mı, doğru- yanlış mı?” diye sormak yerine, istediğinizde kendinizi izleyip, fark edin. Yani hani “atla deve değil” derler ya işte öyle, anla, yap, emek ver, temizlenmeyi iste. Meditasyon- tefekkürle yaptığınız her keşif sizi arındırır, masumlaştırır ve şifanın yegane yoludur.

20160910_172810

Dur..

Olduğun anda dur! Orada bir şey yok, sadece huzur, yaradılışın huzurunda ol! Ötesi, gerisi hiçbiri yok, sadece huzur. İşte orada biraz dur, dinlen ve tekrar gel, yeniden seçim yap ve hayatı yaşa ya da teslim ol, hayat seni yaşasın.

Ötesi insanı aşar..

İnsan ne kadar bilgili, aydın, uyanmış olursa olsun, ister akıl hocası, ister peygamber, ister ermiş her kim olursa olsun, mutlaka bulunduğu cinsiyet içinden gördüklerini söyler, paylaşımlarını yapar. Bir kadın, bildiği evrensel sırları bir kadın gözünden yansıtır, aynısı tüm ermişler, peygamberler için de geçerli (yani erkek olanlar).

O zaman ne kadar yaradılışın bilgisi bile olsa, dünyadaki o kişiden bize geçerken hep biraz tek yanlı gibi hissedilir. Çünkü dünyadaki insan ne olursa olsun yine de kendi olduğu erkek veya kadının gözünden dünyaya bakar. Olduğun şeyin ötesi insanı aşar. Ötesindeki birliği görsen de içinde bulunduğun bedenin gözlerinden görür ve yansıtırsın. İşte o yüzden kendini tanrıyla eş koşamazsın, şirk koşamazsın, ne yaparsan yap tek kanatlı kuş gibisin.

İlk basamak, olduğun cinsiyetin kılıfı ve onun ötesi olduğun bilincin yansıdığı kılıftır, yani kadın- erkek olmanın ötesinde kim olduğundur. Ve kim olursan ol, bulunduğun bedensel cinsiyetten bağımsız düşünemezsin. Neysen o, zaten ötesi insanı aşar. 20181007_141624

Unutma!

Konu basit; mutluluğundan sen sorumlusun! Ve mutlu değilsen oturup düşünmelisin; neyi nasıl yapmalıyım?

Konu basit dedim ama mutluluktan ne kastettiğimiz karışık, basitçe şöyle; bazen yavaş bazen hızlı akan bir nehir var, işte o yaşam ırmağı. Onun üzerinde durmayı başarırken içimizde hissettiğimiz bir hoşnutluk hali, işte o mutluluk hali. Irmağın bazen dalgaları, gel giti olsa da alttan alta var olmaktan duyulan haz gibi bir şey, işte o mutluluk hali 🙂

Bunun için konu, hayata bakış açın, unutma; her şey değişir, bugün iyi görünen yarın kötü gibidir ya da tersi. Yani bakış açın önemli.

Hayat ırmağı sürekli hareketlidir, içinde hep bir şeyler olur, olan hoşuna gidiyorsa keyfini çıkar, nasıl olsa geçicidir 🙂 kötü bir şeyler olursa, otur düşün, ne olursa daha iyi olur? Unutma bu da geçicidir 🙂

Ve yine unutma, kimsenin hayatı dört dörtlük değildir, herkesinki eksik gediklidir, hayatının bir yeri iyi olanın diğer yeri sıkıntılı olabilir ama önemli olan bakış açısıdır.

Zaten iyi kötü de yoktur 🙂 olan vardır ve olana verdiğimiz cevaplar vardır.

Netice tek gerçek hepsi geçicidir, keyif alarak geçersen sana ne mutludur 🙂 hayat özünde budur.

20160706_192220

Erik ağacı ve ben..

Ben: Bir hafta içinde nasıl da değiştin erik ağacı?

Erik ağacı: Bunda şaşılacak ne var? Hep değişirim, kök sağlam olunca her bahar yeniden canlanırım.

Ben: Beyaz çiçeklerinle gelin gibi olmuşsun.

Erik ağacı: Doğru, baharın bu döneminde gelin gibi olurum. Gelin olmak, yani yeni bir kapıdan geçecek kişi olmak, yeni plan, yeni şans, yeni yaşam yolu değişikliği demek.

Ve açan her çiçeğim bir hayalimdir. Zaten köküm canlanmaya başlayınca önce hayaller kurarım, çiçeklerim hayallerimdir. Her hayalimi beslerim ama bazı hayaller daha fazla gerçekleşmek ister ve hayata, yani dallarıma sıkıca tutunur. İşte gerçekleşmek için sıkıca tutunan hayallerim, yani o hayalimi temsil eden çiçeklerim günü gelince ucundan küçük bir meyve oluşturur, meyvem nihai hayalimdir.

Benim bahardaki çiçekli halim gelin halimdir, yeni bir yola baş koyan geçitten geçen halim ve sonbaharda hayallerimin hepsi olmasa da sıkı tutunan çoğu meyvelere dönüşür. İşte meyvelerim benim eserlerimdir ürettiklerim. Aslında baharda gelin olup yeni bir yola çıkarken, o geçitten geçerken en derinimde saklı arzularımdır, onları yapmamda benim iç özüm kadar güneşin rüzgarın kuşların sineklerin arıların katkısı vardır, hepsi hayallerimi destekleyen dostlar gibidir. Meyvelerim benim eserlerim ve onları verdiğim ikinci baharım en güzel ve en olgun, en tatmin olmuş halimdir.

Baharda gelin olup yeni bir yola çıkarken heyecanlarım umutlarım neşem telaşım vardır ama meyveli halim benim doyumlu halimdir, tamam halimdir ve uzun yaz- sonbaharda bu doygunluğun tadını sürerim. Sonbaharın sonu ve kış bu memnuniyetle tekrar uykuya dalar, bedenimi dinlendirirken, yeni hayaller için hazırlanırım. Hiçbir hayalim aynı olmadığı için hiçbir meyvem de aynı değildir, hepsi farklı bir hayalin ürünüdür, zaten dikkatle bakınca görürsün.

Ben: Görürüm 🙂

Erik ağacı: Hayat güzel, hayaller güzel, hayal ettiğini yapmak güzel. Şimdi susuyorum, hayallerimle ilgilenmeliyim ki günü gelince gerçekleşsinler. Her hayal ona verdiğim enerjim kadar güzeldir.

Ben: Hayallerinin ürününü heyecanla bekliyorum, görüşürüz.

Erik ağacı: Ve şunu sakın unutma! Her yeni baharla yeniden canlanırım, hiçbir şey bitmez, şekil değiştirerek sonsuz kere devam eder, yolcu yılmadığı sürece yol devam eder.

Ben: Ne güzelsin 🙂

IMG-20200423-WA0070

Yunus Emre alıç hikayesi..

Tedavi almak için kliniğe gelen hastalardan biri küçük bir kavanozda köyünden yoğurt mayası getirmiş, şaşırdım ama çok hoşuma gitti çünkü samimi bir hareketti, teşekkür edip aldım.

Akşam telefonda konuşurken babama bunu anlatınca dedi ki: Yunus Emre’nin Hacı Bektaş’ın yanına giderken boş gitmek olmaz diye alıç götürdüğü hikayeyi bilir misin? Bilmiyordum, babam da anlattı:

“Yunus, kıtlık olduğu bir yıl pek bunalmış, Kırşehir’e yakın Suluca Karahöyük’de Hacı Bektaş Sultan derler bir pir olduğunu, kendisine gelenlere buğday verdiğini duymuş ve gitmiş.

Köye yaklaşınca durmuş: “Boş giden boş çıkar derler, ne götürsem?” Bunun üzerine etrafına bakıp dağlardan alıç toplamış, öküzündeki heybelere doldurup, dergaha gitmiş.

Hacı Bektaş’a Yunus’un geldiğini ve alıç getirdiğini söylemişler. Yunus’un bu davranışı, Hacı Bektaş’ın pek hoşuna gitmiş ve bir dervişle ona haber yollamış:

“Sor bakalım, buğday mı ister, himmet mi?”

Yunus: “Ben himmeti ne yapayım, bana buğday lazım” der.

Hacı Bektaş: “O zaman heybesinin aldığı kadar buğday doldurun” der ve Yunus yola düşer.

Yolda, “Ben ne yaptım? Himmet alsaydım, buğdayı da bulurdum” diye düşünür ve geri dönüp “Buğdayları boşaltsınlar, bana himmet verin” der.

Hacı Bektaş: “O geçti artık, o ihsanın anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, git nasibini Tapduk’dan al” der.

Ve netice Yunus, Tapduk Emre’ye gidip derviş olur. Kırk yıl hizmet eder, tekkesine odun taşır.

(Hikayenin anlatıldığı kaynak kitap: Yunus Emre – Abdülbaki Gölpınarlı)

20191127_171132