titreşim aralıkları

Var olan her şey enerjidir. Enerji değişik aralıklarda titreşebilir. Buna FREKANS denir. Düşük titreşimde olduğu zaman, biz enerjiyi katı madde olarak görürüz. Katı gördüğümüz her şey, titreşimi düşük enerjidir.

Biz neden katı görürüz? Nedeni şöyle; Biyolojik bir sistem olan bedenin programı bu şekildedir. Yani beynimiz, gözlerimiz bu şekilde düzenlenmiş ve katı görüyoruz, dokunduğumuzu sanıyoruz, oysa hiçbir şeye dokunamıyoruz.

Var olan her şey belirli titreşime sahip, bu artık bilimsel olarak kabul edilen bir durum.

Bedenin bütününün, her kişide farklı olan bir titreşim düzeyi vardır. Bu titreşim düzeyini pek çok şey etkiler; yediklerimiz, duygular, okuduklarımız, gördüklerimiz, dokunduklarımız, içinde bulunduğumuz çevre vs vs. Olumlu duygular, frekansımızı yüksek tutuyor ve olumsuz olanlar düşürüyor. Yine hastalıklar, titreşimimizi düşürüyor.

Kişiler arasında da bu açıdan farklılıklar var. Bize yakın titreşimde olanlarla yakın olup bir arada bulunuyoruz, diğerlerini uzak tutuyoruz.

Her insanın bedeninin içindeki organ ve sistemlerinde farklı titreşimleri var. Bedenin bütününün titreşiminden farklı, kendilerine özgü, kişisel titreşimleri var. Bazı organların titreşimi daha yüksek, bazısı daha düşük ve hepsinin oluşturduğu bütünün bir ortalama frekansı var.

Organlar içinde de, o organı oluşturan hücrelerin hepsi farklı titreşimde olabilir.

İşin ilginç tarafı örneğin karaciğer hücresi olan hepatositlerin bilinen belli bir ortalama ömrü var. Bununla birlikte bazı karaciğer hücreleri, bu ortalamanın çok üstünde yaşayabiliyor, ya da bazısı beklenenden erken ölüyor. Ya da bazı barsak hücresi hemen ölüyor, bazısı uzun yaşıyor. Bazı deri hücresi hemen dökülüyor, bazısı uzun yaşıyor. Bu neden oluyor?

Bunun nedeni; kendi içlerinde de, hücrelerin titreşimi farklıdır. Bazı hücreler daha düşük, bazı hücrelerin titreşimi daha yüksek olabilir. Yani organın içinde hücreler arasında da fark var. Bazı karaciğer hücresi daha olumsuz duygularla yüklü, diğerleri daha iyi durumdadır. Bu onların ömür süresini etkiliyor olabilir.

Kişisel olarak tek tek hepimizin bir titreşimi var; Tek bir kişinin belli bir frekansı var. Detaya girince organların titreşimi var. Daha derinde o organın içinde hücrelerin titreşim farkları var.

Kişiden, genele gidersek; Her kişinin bir titreşimi var, o kişinin yaşadığı bölgenin (kişilerden etkilenen) bir titreşimi var. O ülkedeki insanların ve tüm Dünya insanlarının bir titreşimi var. Vs vs.. bu uzar gider. Bütünden birime, birimden bütüne gider.

Buradan evrenin işleyişine geçelim; Evren bizi nasıl görür, biz ne ifade ederiz, toplumsal evrensel olaylar şekillenirken neye göre, kimi veya kimleri seçer, neden onları seçer?

Evren yaratılış, bizim sadece titreşimimizi görür. İşlemini yaparken sadece frekans farkına göre belirlenen BANT ARALIKLARIMIZA, titreşim aralıklarımıza bakar.

Bazı olayların oluşumu için, belirli titreşim aralıklarındaki frekanslara ihtiyaç vardır. Evren, olaya dahil edeceği insanları kişi olarak seçmez. Yaratılış, yıkıp kavuracaksa önce düşük frekanslı alanları kullanır. Eğer tesadüfen siz oradan geçiyorsanız tamamdır. Bazende şöyle olabilir; siz kişisel olarak kendinizi olumluda tutmaya çalışıyorsunuzdur ama bulunduğunuz çevrenin ve insanların enerjisi düşüktür. Orayı bırakamıyorsunuzdur. Tabi ki, bazen daha ince nüanslar, son anda oradan çıkışlar vardır. Ama genel işleyiş budur.

Korku ve tüm olumsuz duygular (endişe, öfke, şüphe, sinsilik, vesvese vs vs) düşük titreşimli enerji alanlarıdır. Bu duygu durumlarında kalmayı, biliyoruz ki hiçbir kadim bilgi önermez.

İnsan olarak bu duyguları hissettiğimiz anlar olması çok doğaldır. Sorun olansa şudur; Bu düşük titreşim alanlarında uzun kalmaktır.

Bu alanlarda uzun kalmamak, bunu fark etmek, bile isteye İRADE gösterip toparlanmak, duyguları düzenlemek önemlidir.

Bazen düşmek değil, kalkmaya direnmek sorun olandır. Düşmek yaratılışımızda var. Bu olabilir. O zamanlarda tekrar kalkmak toparlanmak için emek harcamamız gerekir.

Bazı organlar, bazı duyguların yeridir. O duygunun kaynak enerjisi, o organdır. Organların kendi içinde ikilikten kaynaklanan, o duygunun iki zıt ucu vardır. Örneğin Kalp, hem neşe sevgi sevinç duygularını taşır. Bunlar kalbin olumlu duygularıdır. Acımasızlık gaddarlık zalimlik yine kalbin diğer uçtaki duygularıdır. Bir insanın kalbinde hangi duygular baskınsa, o kalbin titreşiminin ortalamasını bu belirler. Olumsuz duygular her zaman frekansımızı düşürür, olumlu duygular frekansı ve bant aralığını yükseltir. Organların tek tek titreşimi bedenin genel frekansını belirler. Bu böyle uzar gider.

İnsanların titreşimi onları belli titreşim aralığında tutar. Yaratılış sadece titreşimi hisseder, çünkü tüm evren titreşim içindedir.

Buradan şuna gelelim; Bizim olumlu dediğimiz bir olayın içinde olma durumumuzu belirleyen şey, bizim titreşimlerimize göre bulunduğumuz ALANLARIMIZDIR. Yaratılış, iyi dediğimiz olayda bulunacak insanları seçerken, tek tek o kim bu kim diye görmez. O İYİ OLAY için gereken enerji düzeyini bilir, o enerji düzeyinde, yani o bant aralığında kimler var görür ve onları bu İYİ OLAYA dahil eder.

Aynısı bizim olumsuz, kötü dediğimiz olaylar içinde geçerlidir. Kötü dediğimiz olay, düşük titreşimli alandır. Buna seçeceklerini belirlerken, o anın titreşimine bakar. O anda, o aralıkta bulunuyorsak, olumsuz olayın içinde bulunmak mümkündür.

İşte tüm bunlardan dolayı, insanız tabi ki zaman zaman tüm olumsuzlukları hissedebiliriz. Buna hakkımız vardır. Önemli olan uzun sürelerde burada kalmamaktır. Düşsek de kalkabilmektir.

Yani olaylar, bizi sadece frekansımıza göre içine alır veya almaz. Olay enerjisi şunu yapmaz; bu Ayşe şu Ali şu Veli demez, sadece titreşime göre bulunduğumuz alanları görür ve bunu esas alır.

Bir de şu bilgi vardır; Tüm evrenler iç içedir. Her şey buradadır, tüm görünür ve görünmeyen olanlar bir aradadır. Biz sadece bizim gördüklerimizi biliriz, diğerlerini görmediğimiz için yok sayarız. Bu neden olur; Nedeni yine aynıdır. Bizler, titreşimi bize yakın olanları görebiliriz. Daha hızlı ve düşük olanlar görünmez alanlardır. Oysa her şey iç içedir. Dış yaşadığımız evrende olanlar böyledir. En basiti biz insanlar belirli frekans aralığındaki sesleri duyabiliriz. Bunun altı ve üstündeki sesler bize kapalıdır, işitmeyiz.

Buradan şunu düşünelim; İçimizdeki her organın ve her hücrenin titreşimi farklıdır. O zaman titreşimi farklı hücreler acaba birbirini görmez ve bilmez midir? Sadece yakın tirtreşimli olanlar mı birbirini bilir? Yani muhtemelen tüm mide hücreleri birbirini bilmez, titreşimi kendine yakın olanı görür ve bilir. İnsanın içinde de “Tüm evrenler iç içedir” bu olabilir mi? Sanki mümkün görünüyor.

Yine insanın içindeki hücrelerin yaşam süreleri, onların titreşimlerine göre değişen, bulundukları bant aralıkları ile ilgili olabilir mi? Bu nedenle mi, bazı karaciğer hücresi az, diğeri çok yaşıyor? Bu da olası görünüyor.

Neticede bu durumda, neden aklımızı ve kalbimizi temiz tutmak önemli bu görülüyor. Her şey buna göre yön alıyor. Bunlar dünyanın gerçeği.

Evren için sadece OLAN var. Olanın hangi yanında dengeyi sağlayacağımız ise bizim yaşadıklarımızı belirliyor.

Yaratılış sadece titreşim aralıklarını görüyor. Ee o zaman “Düşmez kalkmaz bir Allah” deyip, düşsek de kalkmasını bilmeliyiz. “Tüm evrenler iç içedir” bilgisi ile, gördüklerimizin, kendi enerjimizle uyumlu olanlar olduğunu aklımızda tutmalıyız. Biz görmüyoruz, duymuyoruz diye, olan yok değil..

Yazan: Aydek Sultan Özdemir
1.7.2016

http://www.beyazyol.com/lists/titresim-araliklari/230

titresimgokkusagi

 

 

 

 

 

 

 

toplumsal olaylar ve korku enerjisi

Son yıllarda artan bir şekilde korku ve endişenin tetiklendiği bir dönemde yaşıyoruz. Olaylardan sonra hakaret etmek, nedenlerini anlamaya çalışmak, lanetler okumak bir işe yaramıyor. Belki sadece içimiz biraz rahatlıyor. Buna da diyecek bir şey yok, bu da gerekiyor.

Bir gün sakin olsak, ertesi gün veya ay ciddi olaylarla sarsılan zamanlardayız. Yüzlerce canın ölümünün doğal hale geldiği, bir iki gün ah vah edip, sonra tam unuturken yeniden sarsıldığımız bir dönem.

Peki ne yapacağız, insanlar, canlılar yok edilirken, bizim sorumluluğumuz ne, biz ne yapabiliriz? Bana bu ara bu soru çok sorulur oldu, benim cevabım ise şöyle;

Öncelikle acının yok sayılması doğru olmaz. Her can kıymetlidir, her ölüm zamansızdır, yıkıcıdır. Acı ve korku toplumsal olaylara bağlı ölümlerde doğaldır. Bu işin dünyasal yönüdür.

Diğer yandan, hiç kimse kendi istemeden ölmez. Her ölen tam uygun zamanındadır. Her giden canın büyük planda bizim bilemediğimiz bir nedeni vardır. Yaşarken bizler her zaman bunu bilemesek bile mutlaka bir şeye vesile oluyordur.

Bizler dualite (ikilik) gezegeninde yaşıyoruz. Yani her şeyin zıddıyla anlaşılır olduğu fiziksel dünyada yaşıyoruz. Ölüm var çünkü doğum var. Ölüm dünyadan kalksa, doğumda olmaz. Bunu anlamalıyız.

Tüm bunların ötesinde, zıtlıklara ihtiyaç duyulmayan her şeyin TEK olduğu bir alan var. Ermişlerin dediği alan bu. Fakat dünya yaşamındayken kimse, sürekli bu TEKİLLİK alanında olamaz, yaşanan gezegenin kuralları var. Yani ölüm var. Şekilleri bazen bize ansızın gibi görünse de, her şekil acı verse de, ölüm dünyanın gerçeği.

Birde şunu hep aklımızda tutalım; “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir”. Bu çok önemli bir bilgidir. Dünya sahnesinde bizler bir konuda ah vah ederken, o olayın arkasında başka şeyler olur ve bunu göremeyiz. Bilmediğimiz o kadar çok şey var ki, göremeyiz.

Toplumsal olaylarda olanda budur. İnsanların hayatı hiçe sayılır, büyük bir korku ve panik yaratılır. Bu günlerde üretilen büyük miktarda korku enerjisi, birilerinin işine yarar. Amaçları sadece ‘korku enerjisini’ arttırmaktır ve bunu başarırlar. Korku ve geleceğe dair yılgınlık. Bu onların işine yarar.

O zaman ne yapalım; olanları görelim, yok saymayalım. Bununla birlikte bizim korku enerjimiz iyi insanlara, dünyaya fayda sağlamaz. Bu nedenle her ne olursa olsun, fiziksel dünyada yapabileceklerimizi fiziksel olarak yapıp, sonrasında olduğu kadar zihnimizi olumluda tutalım. Genelin tavrına abartılı bir şekilde günlerce katılmayalım.

Yani burada yaşarken yapabileceklerimiz varsa yapıp ve sonrasında zihnimizi uzun süre olumsuzda tutmamak çok önemli.

Daha sonra nedenini yazacağım ama kısaca şöyle; Evren, yaratılış; bizim sadece enerjilerimizi görür. O işlem yaparken sadece frekanslarımıza göre bizi o işin içine katar. Korku, düşük frekanslı bir enerjidir. Uzun süre korkuda kalmak, sadece zarardır.

Netice; Yapmamız gerekenleri yapalım ve her ne olursa olsun zihinlerimizi temiz tutalım.

http://haber999.com/kose-yazisi/74/toplumsal-olaylar-ve-korku-enerjisi.html

yol

Ben adım atarım yol olur, bazen yolda yoldaşlarım olur. Yol, yoldaşla güzel olur. Bazen yolum, tek kişilik olur. Ben yürürüm, diğerleri seyirci olur. Ben her koşulda yürürüm, yoldaşla da seyirciyle de olur. İnsan adım atarsa yol olur iş olur. Atmazsa sadece ‘ah vah’ olur.

11351316_847656241991411_2090013215891763955_n

babalar günü

Babaların varlığı insana güç ve korunma hissi verir. Baba ateştir güneştir, anne su ve ay.
Hayatımızın canlı aktif güçlü hissettiğimiz her anında baba enerjimiz vardır. Bunun için illa çocuk sahibi olmak gerekmez.
Etrafındaki insanlara bu gücü canlılığı aktifliği, şefkatiyle sunan tüm erkeklerin, babalar günü kutlu mutlu olsun.

Çin-Kaplanı-1.jpg

Ben ve O..28

Ben: Bu iki gündür biraz kızgınım kendime..

O: Hangi kendine?

Ben: Bilmiyorum onun hangi kendim olduğunu, içimde biri, bir diğerine kızıyor. İşin tuhaf olanı ne biliyor musun? İçimde merkezime yakın alanda biri, bu oyuna gülüyor. O sakin ve emin. Çatışma içindeki benleri sessizce izliyor. Sanki, oyun oynayan çocukları sessizce izleyen biri gibi.

O: İçinde çatışanlar sana ne diyorlar, yada biri diğerine ne diye kızıyor?

Ben: Konu çok derin, sanki içimde iki ayrı alanda çatışma var. Kavganın birinde bir parça, beni beğenmiyor ve sürekli azarlıyor. Beni çirkin buluyor, sevilmeyi hak etmediğimi söylüyor. Diğer taraftaki parçam ise, beni beğenmeyen tarafıma hiç bakmıyor. Onun yanlış düşündüğünü biliyor ve sürekli önümde diz çöküp benden özür diliyor. Ortada sessizce duran BEN ise, güzel olduğunu, sevilen olduğunu biliyor. Bu nedenle daha vakur, sakin. O tam istediği bedende olduğunun farkında. Durum biraz karışık sanki.. nasıl anlatayım bilmiyorum.

O: Yine de biraz daha anlat..

Ben: Üzgün olan, ağlama hissi olan parçam, beni beğenmeyen parçanın etkisinde kalıyor, ona inanıyor ve durumu toparlamak için onaylanmak istiyor. Sürekli güzel olduğunun ve sevildiğinin onayını istiyor. Bu onay isteyen parçamın yaptığı çok saçma, sürekli her şekilde sevildiğini bilmek istiyor. Bu beni zora sokuyor. Sanki ben, başkasından sevgi ve onay bekliyor gibi oluyorum. Bu doğru değil. Benim, sadece kendimi sevmeye ihtiyacım var. O anlamıyor, o yüzden sevilmek ve beğenilmek isteyen parçama bende kızıyorum. Onun bir daha konuşmasına bile izin vermek istemiyorum. O susacak, beğeni ve sevginin önce bende başladığını anlayacak.

O: Susmazsa ne yapacaksın?

Ben: O, beni dinleyecek. Kesin dinleyecek..

O: Ya dinlemezse ne yaparsın?

Ben: Bilmiyorum, bunu yaparsa ne hali varsa görsün artık, kendi bilir, bunu yaparsa bir daha bana dert falan anlatmasın, ona sağır olurum.

O: Onu biraz anlamaya çalışsan, biraz şefkat versen, istediklerini versen, belki rahatlar. Ne dersin?

Ben: Hayır bunu yapmayacağım, ona üzülüyorum, acıyorum bazen ve yinede bunu yapmayacağım, o artık görsün ve kendi anlasın. Yeter artık, sorunu varsa kendi büyüsün ve bunu çözsün.

O: Yoksa o bir çocuk mu? O sevilmediğini hisseden, beğenilmek isteyen senin çocuk halin mi? Bu olabilir mi? Bir bak..

Ben: Evet, sanırım, o sevgi dilenen, onaylanmak isteyen, o bir çocuk..

O: Peki o zaman, bir çocuk, sence bunu çözebilir mi? Çocuklar, bazı konularda desteğe ihtiyaç duyarlar, bunu bilirsin..

Ben: Haklısın, o vakit bunu ona ben öğretmeliyim.

O: Bu gerekebilir..

Ben: Hımm..

O: Peki onları izleyen, ortaya yakın alan ne diyor?

Ben: O susuyor. Sanırım o sorun görmüyor. Aslında onun bu hali de beni çıldırtıyor. Her şey yolunda sanıyor. O hiç aldırmıyor. Beni ciddiye bile almıyor.

O: Şimdi bunu diyen kim? ‘Beni ciddiye almıyor’ diyen kim?

Ben: Hımm, sanırım onu diyen çocuk, dikkat çekmek istiyor gariban.

O: Unutma o çocuk, istediklerini alamazsa, tabi ki dikkat çekmek için her şeyi yapar, ortalığı kırıp dökebilir. Bu onun hakkı, o bir çocuksa, istediğini alırsa rahat eder.

Ben: Evet ama, bir çocuğun her istediği yapılmaz, verilmez.

O: Neden ki, istedikleri saçma değil ki, sevgi istiyor, güzel olduğunu bilmek istiyor. Bunun neresi saçma, tam tersine hak ettiğini istiyor. O haklı.. Zaten haksız olduğunu düşündüğün bir şey olursa, bunu o çocuğa sadece sen anlatabilirsin, farkında mısın?

Ben: Bakarım..

O: Ortaya yakın duran halin, şimdiki hal mi? Bir bak ona, o kim, nasıl görünüyor?

Ben: Aslında, o çok hoş, sevgi dolu, iyi biri, bir defa güzell, yaşsız ve zamansız güzel o.. O bekliyor, bunu bizim halletmemizi bekliyor, karışmıyor bu gürültüye.

O: Onu güzel bulduğunu söylerken, hangi kendinden konuştun?

Ben: O çocuk ve sanki, onun biraz daha ergen hali.. zaten sanki, merkeze yakın durandan ve onun ne muhteşem olduğunu gördüğünden, diğeri adına ondan özür dileyen, o ergen sanki.. O ergen görüyor. O ergen, gördüğü halin, bulunmak istediği tek beden olduğunu, arzulayabileceği tek hal olduğunu biliyor. Her ayrıntısı ile, hayalini kurduğu, arzuladığı tek hal olduğunu biliyor. Ona hayran ve ne tuhaf, onu kendinden ayrıştırıyor. Bu aradaki ergen, çok ilginç, çocuk ile, merkezdekini, çocuğa kızanı ve tabi kendini hepsini ayrıştırıyor. Onun problemi bu, o hepsini görüyor, duyuyor ve anlamıyor. Bu ergen çok tuhaf, artık büyüyorsun, bu ikisini ve kendini tümlesene ve ama nerdeee.. Çünkü anlamıyor. Onun sorunu bu, verilere hakim ve anlamıyor. Ayrı duranlardan anlamlı bütün oluşturmayı bilmiyor. Parçadan bütün oluşturmayı öğrenmeli. Tamam bu ergenin sorunu belli, o sorumluluk alıp, parçalardan istediğini oluşturmayı öğrenememiş. Güzell.. Ergen olan, istediklerini, istediği parçalardan bütünlemeyi, oluşturmayı ve oluşturmanın sorumluluğunu almayı öğrenememiş. Ergen, çocuğun sevilme ve beğenilme arzusunu taşıyor ve sorumluluk alıp, bir şey oluşturursa, çıkan ürünün herkesi memnun etmeyeceğinden korkmuş. Herkesi memnun etmezse, sevilmez diye düşünüyor, onaylanmak için sevilmesi gerekir, bunun içinde sorumluluk alıp bir iş çıkarmamalı. Neden çünkü, oluşan ürün her zaman bazıları tarafından sevilir, bazısı beğenmez. Bu ergen, hiç sorumlu olmayıp, beğenilmeme riskini almak istememiş. Çok ilginç.. Yani YAP ve yaptığının SORUMLULUĞUNU AL. Bu onda yok.

Çocuğun durumu belki ondan daha iyi, çocuk daha masum bir hal. Çünkü çocuk henüz tam görmüyor ve tam duymuyor hepsini. Diğer parçaların farkında değil. O hem görmüyor hem bilmiyor hem anlamıyor. O sadece isteklerini arzularını biliyor ve bunlar olsun istiyor.

Bu ergen, hiçbir şeyin farkında değil. İlginç olan ise farkında olduğunu, bildiğini sanıyor. Çocuğa, onu beğenmeyene ve merkeze yakın durana ve kendine tamamen yabancı. Hepsini ayrı görüyor, ee tamam ayrıysalar sana ne değil mi?. Bu ergenin sorunu şu? Hepsini ayrı kabul ediyor ve bu ayrı olanların hepsini kontrol etmeye çalışıyor. Onların sorunlarını yüklerini kendi üzerinde görüyor. Sorumluluk almayıp, bir şey almış olmak için sorunlarını almış. Oysa, onlar sen değilsen, sana ne onlardan? Aradan çıksana, belki hallederler. Evet ergende bir sorun oluşmuş ve çözümü sorumluluk almadan kontrol etmeye çalışmakta bulmuş. Ve tabi haklı olarak, herkesi kontrol edememiş, bu ergen herkesin duygusunu yüklenmiş, hayatının sorumluluğunu almamış ve bunun yerine duyguları alarak bu durumu belli etmemeye çalışmış. Bu durumda etrafına bakmış ve kendi olarak görmediklerinin sorunlarını, duygularını yüklenmeye çalışmış. Düşünsene, sürekli eleştirip beğenmeyeni görüyor ve duyuyor ve artık alan kontrolünden çoktan çıktığı için, alandakilerin duygularının telafisini üzerine almış. Biri diğerini beğenmiyor yada sevmiyorsa, sen onlardan ayrı isen sana ne değil mi?

Yok bu ergen illa kontrol edecek, çok ilginç, yavrum benim, bu ergen çok yorulmuş, stres yüklenmiş. Oysa sen bir ergensin keyfine baksana. Ergenin bir genç kız olduğunu, bunları yüklenmemesi gerektiğini anlaması gerekli. O en keyifli dönemde, bir dönüşüm aşamasında, bir tohumun tomurcuk hali ve o gül olanın güzelliğini görüyor. O kendi tomurcuğunu görmeli ve bunun tadını çıkarmaya başlamalı. Güzell.. Kızım eğlensene yahuu.. Güzelliklerini göster, zaten görüyorlar ve sen bunları saklama, al artık. Övgüleri al, çünkü hak etmişsin. Bunu anlayabilir misin? Güzel bir ergen o, bunun farkında ve bunu bastırıyor. Güle gidiş halini anlarsa, kendi halini görürse, tomurcuk hali rahat gelişecek. O ne yapmış, habire bastırmış, tomurcuk olarak kalsın diye. Gül olursan sorumluluk artar. Oysa şunu unutmuş, bir tomurcuk ya gül olur ya o halde kurur. Bunu zorlayamazsın, bu doğal olması gereken döngüdür.

O: Önemli bir hikaye içindeyiz farkında mısın?

Ben: Evet ya, olaylar çok ilginç bir hal aldı. Nasıl yapmalıyım?

O: Bilmem bir dene, hepsini bir yuvarlak masa etrafında topla, bakalım ne olabilir?

Ben: Bu bir hikaye, durr, ben onlara birbirini göstereyim ve BEN oturumun başkanlığını yapayım. Ve aslında sorumluluklarını alayım. Ergen görsün ve öğrensin sorumluluk alma hali nedir? O masada çocuğa ilgi, şefkat göstereyim, güzelliğini öveyim, çünkü o zaten güzel bir çocuk. Ve o çocuğun ben’le arası artık iyi. Çocuk aslında, ergeni aşamamış sanki. Ergende çocuğun duygularını fazla almış.

O: Ve sonuncusu seni sürekli eleştiren beğenmeyen kusur bulan, farkında mısın o zaten sen değil. O negatif ucun hep orada kalmayı seçen bir parçası, oysa döngü sürekli döner, sabit kalmaz. O negatif parça, senide yanına indirmeye çalışmış olabilir. Oysa doğal döngü içinde, kısımlar birbirini bazen bastırıp bazen desteklese de, döngü devam eder. Hal sabit kalmaz.

Ben: Bu zor bir süreç sanki..

O: Önemli olduğu doğruda, zor olmayabilir. Yalnız şu kesin, kendin hakkında daima destekleyici döngüde olmalısın, yıkıcı döngün sadece aşrılaşmış sen olmayan için olmalı. Eğlenceli bir süreç olabilir.

Ben: Olabilir..

O: Kolay gelsin..

Ben: Kolay gelsin..

9-1