safra kesemle yolum ayrıldı

Geçen haftayı biraz zorlu yaşadım, ağrıyla geçen beş günden sonra, 13.ünde safra kesem alındı, cuma taburcu oldum. Haftayı bedenen ağrılı yaşadım ama aradan geçen üç günden sonra olanlara farklı açıdan bakıp hem kişisel değerlendirmemi yapmak ve bu arada artık azıcık eğlenmek istiyorum izninizle. Biraz uzun anlatacağım, biliyorum aranızda çok daha önemli sorunlar yaşayıp geçirenler, hala yaşayanlar vardır. Ben tecrübemi paylaşıyorum ki, sorununuz farklı bile olsa asıl tema önemlidir ve belki bir yerinde size faydası olan bir şey bulursunuz (Bende safra kesesi, başkasında başka organ veya beden uzuvları, bazen tüm beden kaybı olabilir bu son konuya girmeyeceğim).

Bundan iki veya üç yıl önceki bir baharda yemyeşil bir tepeden yuvarlanarak çok eğlendiğim günün gecesinde inanılmaz ağrılar yaşayıp, diğer uca tüm gece boyunca gidip gelerek, ertesi sabah safra kesemde taş olduğunu ve birinin pankreas kanalına düşüp tıkadığı için böyle ağır bir tablo yaşadığımı öğrendim. O zamana kadar arada olan hafif ağrılarımı, üstelik çok tipik kese ağrısı olduğu halde buna hiç yormamıştım. Ne demişler terzi söküğünü bilerek geç diker(bu şeklini ben demiş olayım).

Netice arada küçük atakları savuşturarak geçip, geçen hafta başındaki ciddi tabloya kadar geldim. Bu ağrılı kısmı uzatmak istemiyorum, çektim ve geçiyor artık.

Safra taşını bildiğim halde neden bu konuyu önceden halletmedim, neden ameliyattan kaçtım? Çünkü birincisi Çin tıbbı bilgilerime göre bedene çok gerekmedikçe bıçakla müdahaleyi uygun bulmuyorum. Cerrahi ile alınan organın aynı zamanda enerji meridyeninde de eksiklikler oluşabiliyor. Bunu bildiğim için durumu zorladım. (Bilmek bazen hayata direnç yaratıyor, yani akışı ben biliyorum deyip zorluyorsunuz, bu yüzden her olayda hayatın önünüze getirdiği seçenekleri iyi düşünün, ön yargı yapmayın benim gibi)

İkincisi aslında her zaman söylediğim bir şey var, beden- zihin- ruh üçlüsünde, sorun artık beden aşamasına yani fiziksele indiğinde, öncelikli tedavi her zaman bedene olur. Önce bedenin o anki uygun tedavisi neyse o yapılır(gerekirse cerrahi) sonra bu konunun duygusal, ruhsal kısmıyla ilgili neler yapılacağı düşünülür. Enerji Tıbbı bunu söyler ve ben bunu çok doğru bulurum. Bunu niye kendimde yapmadım? Çünkü safra taşının bana ne söylemek istediği konusunu çok uzun düşündüm ve her hassasiyet- alınganlık- kırılganlık davranışımda bunu gözlemleyip, dönüştürmeye çalıştım. Hallederim diye düşündüm sanırım ama olmadı çünkü çok sayıda minik taşlarım vardı ve olay artık tam oturmuştu. İşin aslı kendimde taşın oluşmasına neden olan duyguları kabul etmem zor oldu. Alınganlıklarımı görmek istemedim sanki. (Önerim kendi duygularınız sizi zor gelse de önce olduğunuz şeyi kabul etmeye çalışın, direnmeyin kendinize)

Üçüncüsü ameliyathanelerden oldum olası hiç hoşlanmadım, asıl nedenim ameliyat korkum belki, sırf bu nedenle girebilecekken anestezi bölümüne girmedim. Neyse, artık bu aşamalar geçti.

Safra kesesi taşları daha iri olunca kanal içinde kalıp, safra kesesi iltihabına neden olabiliyor. Bendeki gibi minik çok sayıda taş olunca bunların uygun anlarda, safra-karaciğer-pankreas yani sindirimin ortak kanalına inip, pankreası hasarlaması gibi bir sorun daha çok olabiliyor. Taş küçükse hemen fırlayabiliyor, aklınızda olsun ve riske atmayın. Olaya üç organ katılınca enzimler birden tavan yapsa da eğer şanslıysanız tedaviyle yavaş yavaş her şey yoluna giriyor, bende olduğu gibi.

Netice ameliyata girmeden önceki günler enzimlerimin düşmesi beklendiği için, çarşamba akşam yarın operasyon olacağı net olmadığı için geceyi bunu düşünmeden geçirdim yani akışa bıraktım. Sabah baktım ameliyathanenin yolcusuyum, panikledim tabi (ya uyutulmaktan hiç hoşlanmıyorum ne yapayım), Anestezist arkadaşlar sağ olsunlar nazımı çektiler ama işimi kolaylaştıran asıl şey ameliyathaneye girdiğimde Tarkan’ın yeni albümünden Yolla’nın içerde çalıyor olmasıydı, düşünsenize Tarkan eşliğinde entübasyon, valla her Türk kadını gibi o an mutlu oldum yahu.

Netice her şey yolunda, safra kesem geri dönüşsüz aşamadaydı ve bedenin bütününün sağlığı için kendini feda etmesi gerektiği için ölmeden önce öldü. Bu organımla yolumuz böylece ayrıldı. Bütünün iyi olması için parça kendini feda edebilir her zaman her konuda, bunu hep hatırlamak lazım.

Eve çıktığım ilk gece, hafif ateşliyken onunla duygusal olarak da vedalaştım. Aslında tüm organlarımla tek tek konuştum yani onlar konuştu, ben dinledim. Çok eğlendim, inanılmaz bir akıştı, tabi o hal içinde not alamadım ama öyle önemli şeyler öğrendim ki hepsinden inanılmazdı. İçim bana her aşamada her şeyin aslının sadece NEŞE olduğunu söyledi durdu, hem şaşırdım hem iyi hissettim çünkü bana kırgın olan hiçbir parçam yoktu, hepsi olması gerekenin olduğunu doğal bir neşeyle biliyordu. Bunu anlamakta zorlanan sadece dışsal bendim.

Tüm haftanın başından beri farkında olduğum tek şey, her olanda akışa doğal katılışımdı. İlk defa akışın ne olduğunu bu kadar güzel anladım. Ben sürekli bazı şeyleri geciktiriyordum ve evren bunu benim adıma devraldı, ben sadece uyum sağladım. Sen yapmadın biz kolaylaştıralım dedi her şey bir anlamda, düşünsenize Tarkan’ı bile ayarlamış akış daha ne olsun?

İkincisi her ne kadar bedensel ağrılar çeksem de organlarımın sadece neşe istediğini anladım. AKIŞ ve NEŞE bu haftanın tek gerçeğiydi.

Her şeyden önemlisi bir konunun çözülmesi, şifalanması için insanın öncelikle  sorunu görmesi, sonrasında bunu kabul etmesi gerekir. Bunları yaparsanız tedavi aşaması gelir.

Bu arada ameliyata girme düşüncesi insanı çok duygusal yapıyor, mesela annemin gelmesini istemedim ağlarım diye, nitekim geldi ve ağladım. Ailemin her anımı rahatlatan desteği ile her şeyi kolay geçiriyorum, hepinizi çok seviyorum. Sevgili canım beni hep arayıp nasıl olduğumu sordun her anımda, biliyorum hep iyi olmamı istersin. Sevgili arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadınız, hep yanımda olduğunuz, çok teşekkür ederim hepinize.

Bu arada bedenin biyolojik makinesi o kadar muhteşem ki, bedeninizi hepiniz sevin lütfen. Beden iç enerjisini kendini şifalandırmak için kullanacağı zaman, fiziksel olarak sizin kalkmanıza hatta uyanmanıza bile izin vermiyor. Yatarak yarı uyku hali, bu halde enerji iç organların yaraların onarılmasını kolaylaştırıyor, onu zorlamayın. Yara iyileşmesinin aşamaları vardır, ilk 24 saat, ilk 72 saat gibi, gerçekten ameliyattan üç gün sonra ara ara kalkıp dolanmaya başladım, biliyorum içerde onarım var. Bu tür dönemlerde bildiğiniz gibi hafif gıdalar almak gerekiyor çünkü beden enerjisini sindirime kullanmak istemiyor. Antibiyotik alıyorsanız beraberinde probiyotik bir şeyler kullanırsanız iyi olur, bunun için tercihim her gün bir bardak kefir içmek oldu.

Şimdilik bu kadar, her gün daha iyiyim ve herkese iyilikler sağlıklar diliyorum.

IMG-20170713-WA0005-1

Atam

Türkiye Cumhuriyeti kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 1934 yılında, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Anzak askerlerinin annelerine de hitap etmişti. Bu muhteşem konuşmanın o bölümü şöyledir,

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Atatürk’ün bu hitabına daha sonra bir Anzak annesi tarafından cevap yazıldı “Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla.”

Onun bu sözlerini her okuduğumda içim ürperir, zaten insan olan herkesin bu sözlere duyarsız kalması beklenemez. Aslında onu anlamak için, anılarını ve Nutuk’u daha sık okumamız lazım. Onun liderliğinin, devlet adamlığının yanı sıra, insani vasıflarını görmemiz için onu daha yakından tanımamız gerekir. Gönlü geniş insan olmak, düşmanına bile saygıyla bakmak. Onun Çanakkale’de şehit düşen Anzak askerlerinin annelerine yaptığı konuşma tarihte çok büyük bir iz bırakmıştır. Tüm bunları unutmamak ve unutturmamak gerekir. Bir insanın, hepimiz gibi İNSAN olduğunu bilerek, onun gönlünün güzelliklerine, yaptıklarına sevgi ve saygı duymak çok önemlidir. Sevgi saygı güven, biatla aynı şeyler değildir. Biat, kendi iradeni yok sayıp başka birinin iradesine teslim olmaktır, birine kölelik etmektir. Sevgi saygı ise, değerli olanın insani vasıflarını kabul ederek, hakkı hakka vermektir.

Sevgili Atam sana sevgi ve saygıyla rahmet diliyorum ve değerli vasıflarını kendime her zaman örnek alıyorum. İNSAN OLMAK, işte bence senin en büyük vasfın bu ve bende gerçekten tüm emeğimi insan olmak için veriyorum. Her yaratılana saygı duyan, aklı ve kalbini kullanan, vatanını seven, yapması gerekene tüm emeğini veren, hayattan her şeye rağmen keyif almasını bilen, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen, ileri görüşlü ama bunu anı yaşayarak yapan insan olmak, bunları senden öğrenmeye çalışıyorum. Her emeğin için sonsuz saygı duyuyorum ve seni seviyorum sevgili Atam.

w25

 

özgün

Şu insanlar ne tuhaf, bizler hayatta hep bir şeyler öğreniriz, BİLGİ yani IŞIK denilen şey. Bilgi Işıktır çünkü. Bu bilgi, işimiz, aldığımız mesleğimiz, ruhsal konular vs her şey olabilir. Her konuda sürekli öğreniriz. Öğrenmenin ilk aşamaları genelde, öğreteni taklitle olur. Bir çocuğun yürüyenlere bakarak yürümeyi öğrenmesi, konuşanı görerek konuşma dağarcığını geliştirmesi gibi. Her öğrenme başta öğretenin taklidi ile olur. Bu doğal olandır ama sonrası önemlidir.

Birinden istediğin bilgiyi aldıktan sonra, başta bazen cümlelerin, tarzın benzer olsa bile, o bilgiyi içine almalısın, gıda gibi. Zamanla içinde o bilgiyi sürekli evirip çevirip sen haline getirmelisin. Sen haline getirmek demek, o öğrendiğin üzerinde düşünmektir. Aldığın ilk bilgi tohumdur ve sen o bilginin yetişeceği toprak olmalısın. Her insanın toprağı farklıdır. Şimdi o bilgi GÜL olsun, o gül bilgisi senin toprağında nasıl büyür, işte bunu ortaya çıkarmalısın.

İşte bu ÖZGÜN olmaktır. Yoksa sadece ezber ve kopya olursun, binlerce insan gibi. Özgün olmak için o bilgi üzerinde düşünmelisin. Her insan tek yaratıldığına göre yani aslımız özgün olduğuna göre, o konu senden nasıl yansır? İşte hayatın beklediği budur. Kopya olunmasını istese bu kadar yaratılmışa ne gerek var? Hayat özgün olmak ister, insan özgün olmak ister.

Mesela en basiti yürümeyi öğrenirsin ve herkesin yürümesi kendine göredir, kimi içe basar kimi dışa, herkes kek yapar ama kendine göre vs.

Ruhsal konularda çeşitli eğitimler, terapiler vardır. İstersen öğrenebilirsin ama aynı ezber cümlelerle söylersen kopya olursun. Başta bu doğaldır çünkü bilgi henüz sen haline gelmedi. Sonrası hala aynı cümlelerle kopya olursan, bunu sana öğreten kurum, ezberlediğin bilgiyle EKOL haline gelebilir. Kurum ekol olur, sen kopya olursun. Oysa kurum değil, sen önemlisin.

Tıpkı bir yemek gibi, elma yemek istedin aldın, onu çiğne, midende parçala,  bağırsaklarda dolaştır, yani sindir. Sindirmek elmanın özü sende, posası dışarıda kalsın demektir. Aynısını öğrendiklerin için yapabilirsin. İstiyorsan al bilgiyi, tıpkı elma gibi, sindir ve sana özü kalsın ve o öz senden, senin özgün pencerenden yansısın. Yaratılışın hepimizi yarattığı gibi, sen kendinden o bilgiyi tekrar yaratabilirsin.

günah, hata, kusur

Şu insanlar ne tuhaf, her şey ya hep ya hiç olsun isteriz. Oysa şunu unuturuz, insan hatasız olmaz. Neden olmaz? Cevabı basit aslında, yaratılışın gereği budur, dünyanın ikilikten yaratılmasından dolayı biz her şeyi zıddıyla görürüz, iyi kötü, kadın erkek, gece gündüz, melek şeytan vs gibi. Bu durumda “Kul kusursuz olmaz”, kusursuz olmaya çalışmak, yaratılışın bir ucunu kabul etmemektir, bunu yapamayız çünkü iki farklı uç dünyayı yapar. Bazen hep iyi olduğumuzu sanırız, sadece kendimizi kandırırız, hatasız olunmaz.

Hata, kusur denen şeyler, dinlerin günah dediği kavramlardır. Her insanın günahı olur, hatasız olan sadece döngü yani bütündür. Bu durumda pürü pak değiliz. Bazen birine kötü davranırız, yaparız işte günah dediğimiz şeyleri. Önemli olan hiç hata yapmamak değil, bunu sonradan anlayıp düzeltmeye çalışmak, af dilemektir çünkü günahsız olmak mümkün değildir. Af kapısı bunun için her zaman açıktır çünkü zaten yapacağımız biliniyor çünkü burası iki uçlu bir gezegen.

Bu arada o af dilemek konusu çok önemli işte, samimi ve dürüst olmak, gerçekten içten gelen bir şekilde yaptığının yanlışını anlamak, yoksa korkudan başıma bir şey gelir diye değil, içten şekilde af dilemek. Her zaman hata yaptığımız insanların yüzüne konuşma imkanımız yoktur, o kişi burada olmayabilir, olsun O kalpleri bilir unutmayalım. Af dilemek, içinde gerçek bir değerlendirmeyi ve bilgiyi öğrenmeyi içerir çünkü düşünmüşüzdür ve kendi yanlışımızı anlamışızdır. İşte bu çok önemlidir, yani davranışlarımızın geri bildirimini yapmak, yani TEFEKKÜR.

Birde kuralcılık yapmasak ne güzel olur, hani içki içmenin, bir insanın hakkını yemekten daha hata olduğunu düşünenler vardır. Yani hata yapacağız el mecbur, en azından makul şeyler olsun, şekilci şeyler değil.

Hani dinlerde şirk koşmak denen şey aslında bunu ifade eder, kul kusursuz olmaz, hata yap çünkü bu öğrenmenin gereğidir, diğeri yani hatasızım demek, kibre bile girer.

Hata kusur günah, ne dersek işte, en azından makul olsun ve gerektiği zaman değerlendirme yapıp özür dileyebilelim, bunu neden yaptığımızı anlayarak, “İnsan kendini bil” sözünü anlayalım. Kendimizi kahretmeyelim yani, acılar içinde, suçluluk içinde kavrulmayalım çünkü bu acı döngüsü çok önemli ve ayrı bir günün konusu olsun. Af, özür samimiyetle olsun, çıkar korkusundan değil, safiyet içinde olsun, bunun içinde kendimizi objektif değerlendirmemiz gerekir, yaptıklarımızı düşünmek yani TEFEKKÜR.

Hiçbir insan ben saf beyazım, temizim diyemez, bu olmaz. Dünya bir oyun sahnesi ise, oyun oynarken herkes kirlenir ama az ama çok ve bu kirlenmeyi nelerle yaptığımız bizim için önemli olandır. İnsanların canını, hakkını, yaşama hakkını gasp etmemek önemli olanlardır. Yinede her kirlilik saf yürekle yapılan değerlendirme ile yapılan af ile bağışlanabilir, bu bize karanlık taraftır, neyin af olacağını bilemeyiz çünkü insanın hatasını anlayan kalbi sadece o görür, o kalbin gerçek pişmanlığını, masumiyetini o bilir, biz işin bu uç noktasında yargı makamı değiliz, yargıyı vicdanlar yapar. İnsanların yaptığı bir suç varsa dünyasal anlamda onun yargısını yapmak ve cezasını vermektir. Vicdanın verdiği cevabı bilemeyiz.

Netice hiç hatasız, biz kelebeğiz, meleğiz, saf ışığız demek saçma olur, bari hatalarımızda vicdanımızın altından kalkabileceği gibi olsun. Gerçi vicdanlar her hesabı adil bir şekilde yapar ve ödemesi gereken hakkı, hak sahibine verir.

İyi olalım ama “iyinin içindeki kötü”yü unutmayalım, onu yok sayamayız çünkü dünyanın yaratılışı bu şekilde, yok sayarsak bir ucu inkar etmiş oluruz. Kötü yanlarımızda olacak bari tatlı olsun, altından kolay kalkabilelim.

images