Sen’de olayım..bende Ol..

Daha bir hafta önce yeni yıl için tek dileğimi söyledim ben..
Sen’de olmam.. Sen’in bende olman..
Ve bu gece, bunun devamı şöyle..
Gözlerimden bakan sadece Sen ol, kulaklarımla duyan sadece Sen ol, dokunduğumu hisseden, tattığımı tadan Sen ol, kokladığımı bilen Sen ol..
Ve bunları bedenimde ben, ‘fark edeyim’.
Sen’in bende olduğunu bileyim..
Hepsi bu, daha ne isteyeyim..

tırtıl’dan kelebeğe..

Bu bir tırtılın kelebeğe dönüşmesinin hikayesi.. Tırtıl kendini hep öyle kalacak sanırmış, şekilsiz şaşkın hep aranış içinde.. Hayatına anlam katmak derdindeymiş ve bu anlamı dışarda ararmış. Onun dışarı dediği de, kozasının içiymiş. Yani o kozanın içini tüm hayat sanırmış tırtıl. Ve o hiç mutlu değilmiş..

Derin acılar içindeyken, birden durmuş.. Yok yani ötesi, yeterr ‘ne olacaksa olsun’ demiş ve uyumuş.. Ve sabah olduğunda, her şey eski anlamını yitirmiş, yani olan olmuş. O yok olmuş ‘nasıl olur’ demiş.. ‘Zihnim burada, eski ben nerde.. ne bedenim aynı, ne ben aynı, kimim ben.. Ben ben değilim sanki’ .. 

Önce bir paniklemiş.. Bu panik anı o bir kelebek olduğu için birkaç dakika sürmüş. Kim bilir insan olsaydım, birkaç ay sürerdi herhalde demiş..

Vee çoşkuyla dışarı çıkmış, artık dışarı, koza değilmiş, sonsuz bir ummanmış. Kendinde bir zarafet letafet hissediyormuş, emin değilmiş. Her kelebek gibi o da dışarıda ki ‘ayna’lardan kendi güzelliğini anlayabilmiş. Herkes ona bakıyormuş. Daha önce bedenini hiç sevmeyen eski tırtıl, şimdi hayran olunan bir kelebekmiş.

Artık ne yapacağım diye düşünmüyormuş, an’dan an’a dağlarda tepelerde yaşamı tadıyormuş. Mutlu bir hayatmış onunki.. Ve hayatında gerçekten olmasını istediği herşey  varmış.. Ve mutluluk benzerini çekermiş her daim, o da benzerini çekmiş..

Gökten 3 elma düşmüş… Darısı tüm ‘güzel bir hayat’  isteyen kelebeklere ve aranış içinde olan tırtıllara olsunn.

Sadece DURMAK.. kendine ne yaptığına BAKMAK ve dışarı sandığı küçük     kozadaki arayışını BIRAKMAK ve bunları kalbini İYİLİK’e açarak yapmak.. Mutluluğun sırrı sadece bunlarmış.. Ve o bunu anlamış..

Uygur Tıbbı-Yin ve Yang

Günümüzde Çin Tıbbı diye geçen kavram aslında Uygur’lardan köken alır. Onun aslı Uygur Tıbbı’dır. Zaman içinde pek çok sosyal-siyasal nedenlerle, günümüzde Uygur tıbbı, Çin tıbbı diye geçer. Aslı Uygur’lardan gelen 5000 yıllık bir bilgi birikimi olduğudur. Ve Uygur Tıbbı, insana evrene bütüncül bakar. Ruh, zihin, beden üzerinden tedavilerini ve sağlığı düzenler. Bu üçlü sistem üzerinden bakış, her zaman doğru yaklaşımdır.

Uygur Tıbbı’na göre her şey, YANG ve YİN olarak ayrılır. Dünyamız dualite, zıtlıklar dünyasıdır, Yin ve Yang’da zıtlıkları temsil eder aslında..

YANG:                                                                YİN :

Ateş                                                                   Su

Sıcak                                                                Soğuk

Huzursuz                                                         Sakin

Kuru                                                                 Islak

Sert, Katı                                                       Yumuşak

Uyarabilme                                                    İnhibe etme

Çabukluk                                                        Yavaşlık

Non-Madde                                                  Madde

Değişebilirlik(Transformasyon)               Depolama(Rezervasyon)

   yin-yang-1_220515

akvaryumda balık

İlk gençlikte ne zaman akvaryumda balık görsem, hep hayretle bakardım. Anlamazdım nasıl olur, suda nasıl nefes alırlar, gözleri nasıl açık olur, nasıl yüzerler vs.vs. Yani balık fizyolojisi bilsem de, yaşadıkları ortam su yaa, tuhaf gelirdi, hani ıslak bile hissetmiyorlar mı falan işte..
Sonra bir gün farkettim ki, bizim durum da aynı balıkla.. Onların ortamı bizimkinden bir ton daha yoğun bizimki daha suptil hepsi bu.. Balık bana diyor mu, nasıl yürüyor bu, nasıl boğulmuyor bu gaz ortamında, nasıl gözü açık duruyor vs.vs (yani ben balık olsam kesin derdim bunu, balıkta olsam fitrat belli ‘meraklı’).
Netice hepsi aynı, ortam ve içinde yaşayanlar farklı.. bizde bir yoğunluk ortamındayız o balık gibi, bizimkinden daha hafif yoğunlukta olanlar da var tabii.. Düzen bu sanki, sadece yoğunluk farkı hepsi..

sıfır negatif

Sıfır negatif (O-) kan grubu olanlar, genel vericiler.. İhtiyacı olan herkese kan verebilir ve kendi kimseden kan alamaz. Durum azıcık özel yani, iyi de hep ver de alma, bu da ilginç durum. “Vermeden alan” belli, onun yolunda yürüyenler mi bu O(-) ler. Onların antijenlerini, yani yapısal özelliklerini herkes kabul edebiliyor, yabancı görmüyor, kendi parçası gibi kabulde oluyor. Ve o herkesin antijeni ile uyum sağlayamıyor. Üzerinde düşünmek gerekir sanki, bunu bir düşüneyim barii.. Bunlar güneş gibi insanlar mı acaba, herkese ayırmadan verir ışınlarını, o bizden bir şey alır mı? ..düşüneyim bunu da.. Ya da sadece vermenin hazzını mı yaşar.. bu olabilir belki.. Veren ve alanın aynı olduğunu anlamışlardır belki..
Netice iyi davranalım O (-) lere..

427_1

 

bu bir kış hikayesi

9-11 Ekim 2015’de köklerime yaptığım 3 günlük “Yolculuğun Hikayeleri”.. Bu gezide hikaye çok aslında, özeti böyle olsun.. Ve de bu karlı kış günlerinde bu anılar, tüm hikaye sevenlere sevgilerimle gelsin..

Ankara’dan yola çıktığımız sabah, ciddi soğukların başladığı bir dönemdi. Bura böyleyken, Binboğa’nın eteklerinde bir köy nasıl olur endişesi ile yolculuk başladı aslında.. Soğuk olsa da gün ışıltılıydı yine, bu da şansdı bize..

Yolda Kaman’da verdiğimiz molada, ceviz fidesi almaya karar verdik.. Fide satan bir bahçeye girdik. Asıl satıcı o anda yoktu, onun gelini bizi karşıladı. Yol arkadaşlarım fideliği gezerken, ben ‘cevizci kadın’la sohbete başladım (eskiden olsa yapar mıydım? Hiç sanmam, oysa artık hoşuma gidiyor bu rastgele sohbetler..) Acelem yok nasıl olsa, sohbetin keyfini çıkarayım bari dedim. Ondan bundan konuştuk, kadın el bileklerinde olan bir ağrıdan bahsetti, ben de genel kocakarı önerilerinde bulundum, kadının hoşuna gitti ve benim kim olduğumu anlamaya çalıştı, nereye yerleştireceğini bilemedi. Genel kış gecelerinde neler yaptığıyla ve bahçeyle ilgili sohbetten sonra, bir ısındık birbirimize..

-Çalışıyorsun değil mi?

-Ben: Evet (konuyu değiştirmeye çalışıyorum), O ise direkt

-Şu meslekten misin?..

-Ben: Nerden anladın, evett

-Kadın: Bilmem, içime öyle geldi.. (tuhaf..)

O arada fideler alınmıştı, yolculuk devam edecekti, kadın sohbeti bırakıp, bir şey ikram etmediği için üzüldü ve sağolsun çok ısrar etti biraz daha kalın diye ve “Yol Hikayesi” devam edeceği için sarıldık ve hoşça kalın dedik birbirimize.. Benim kahin kılıklı cevizci kadın:

-Nasılsa dönüşte uğrarsınız dedi.. Bizde böyle bir niyet yok aslında, gülümsedik ve ayrıldık neticede..

O gece Kayseri, çocukluğumun, ilk gençlik anılarımın olduğu şehir ve akrabalar, muhteşem bir muhabbet ve ailenin tanımadığım gençleri ile tanışma ve sohbet, tabii aile büyükleri ile de.. Gece geç saatlere kadar, çay kahve, hem anılar, hem gelecekle ilgili planların paylaşıldığı keyifli bir gece geçirdik. Sabah olduğunda, 2-3 saatlik bir uykuyla yeni güne hazırdım (eskinin erken uyuyucusu olan ben, alıştım artık az uykuya, bu da başka bir hikaye ya neyse).  Sabah yine önce vedalaşma ile beraber, yolculuk başladı.

Öğle civarında, şimdi hiç akraba kalmasa da, benim ikinci ismimi aldığım babaannemin ve dedemin köyüne ve evine ulaştık. Ve biraz dinlendikten sonra,  çok sevdiğim ‘Bozkır yürüyüşü’ne başladık. Severim ben bozkırı çocukluk anılarımda yeri özeldir (Ağacı ve ormanı sevdiğim kadar severim). Bir defa bozkır, sonsuz olasılıklarla doludur. Her daim ummadığın bir yerde, ummadığın bir güzellik çıkarabilir sana.. Yerde otların arasında bir kuş yuvası bulabilirsin mesela, değişik yabani hayvanlar, otlar ve çiçekler (hem de her mevsimde) mis gibi kokusu ile doldurur bozkırı. Bozkırın farkı, orada her mevsim, gören göz için bir ‘hayat belirtisi’ vardır mutlaka. Yabani çalılar, mevsim sonbaharsa, muhteşem tatları olan çalı yemişleri, hafif veya şiddetli rüzgar, sürpriz taşlar ve şifalı bitkiler ummadığın yerde karşına çıkar. Yalnız bunları görmek için her an ‘uyanık’ ve ‘orada’ olmalısın bozkırda, yoksa fark etmeden geçersin bu güzellikleri.. Ayrı bir varlığı vardır bozkırın, kendini olduğu gibi kabul edeni, kendi de olduğu gibi kabul eden ve sevgiyle saran..

Yine çok şanslıydım havanın içinde ciddi soğuk tohumu olsa da, güneş parlaktı yine (3 derece) ve ben havayı, özlemle derin derin içime çektim, kokladım, bir daha ki görüşmemize kadar içimde kalsın diye.. Arada esen serin rüzgarına kendimi bıraktım. Dedim ya, bozkır uyanık ve teslim olanı sever diye.. yollarda çeşitli çalı yemişlerinden sundu bize.. Fark edene ve uyanık olana cömerttir her daim.. Bolca ‘karamık’ çalısından, onun o kara yemişlerinden yedim. Elim yüzüm mosmor oldu (karamık yemekten canımm). Ve yine bir süpriz, o soğukta uğur böceği bulup, sevdim.. Bol bol küçük bozkır çekirgelerini de uçurdum yürürken valla.. Onlar kesin sinir oldular bana.. azıcıkta uçsunlar, ne yapayım yanii..

Taşları, kayaları, her otu, toprağı elimden geldiğince sevdim, temas ettim (bir daha ki görüşmeye kadar, depoladım içime sankii).

Netice de o soğukta, o parlak güneş altında, o bozkırda artık ne ben, eski bendim, ne bozkır eski bozkırdı bana.. İkimizde bu temasla değiştik o anda..

Ve o günün gecesinde, hiç görmediğim anneannem ve büyük dedemin köyüne gittik. Dedim ya bozkır soğuktu diye ve gittiğimiz Binboğalar’ın altında ki köy de gece de müthiş soğuktu. Ve yine çok şanslıydım. Kaldığımız büyük kuzenlerimizin evinde, kuzine soba kuruluydu ve geniş salonları, ateşin ışıltısı ve sohbetin güzelliğiyle ışıl ışıldı o gece.. Sobanın üzerinde çay, tıkır tıkır, kendi yavaşlığı içinde demleniyordu. Çayın bir acelesi yoktu yani, yavaşca demini alıyordu sanki. Muhteşem patates yemeği, tereyağlı pilav, kömbe, ayrandan sonra (azıcık yedim hepsinden de canımm), o sakin demini alan çayla beraber, sobanın içine küçük patetesler konuldu. Minik patatesler, çay gibi değildi, sobanın sıcağıyla, aceleyle pişti. İyi demlenmiş çayla birlikte muhteşem oldular tabii (azıcık yedim canımm). O arada sohbetin ortasına yeni olgunlaşmış küçük dağ armutları da katılmasın mı? Katılsın tabi kide.. (bu arada armudu çok yedimm). İşte o gece anlatılmaz, yaşanır cinsindendi.. Gerçi her yaşayan da bilir mi? benim gibi kıymet bileni de lazım canımm.. O geceki sohbetten o kadar çok hikaye var ki, bu da başka seferlere kalsın artık..

Ertesi sabah, öğleye kadar, komşu köy yollarında araba ile, her yabani ağaç ve çalılarda durarak, bol neşeyle yapılan geziyi de unutmayayım tabii..

Bu yolculuktan bana kalan hüzün verici tek anı, o iki gün içinde konuştuğum yaşlı kadınlardan duyduğum acıydı. Eskiden böyle değildi sanki.. onlar çok mutsuzdu, kocaları yoktu ve çocuklarından çok şikayetçiydiler. Hayata karşı, içlerinde hiç umut enerjisi kalmamış gibiydi, bana mı öyle geldi.. bilemedim yanii.. Gözlerinde ‘umut ışığı’ yoktu sanki, bir boşluk vardı. Ben ‘boş verin çocukları, hala hayatta olduğunuza göre, yapacak bir şeyler vardır bu alemde’ deyince ‘acaba mı?’ der gibi baktılar sanki.. ‘Olabilir mi? Oluru var mı? Olsa’ diye.. Ve mutlu oldular bu ‘umut’tan..

Ve dönüş o günün öğleden sonrasında, yol arkadaşlarımla sohbetle ve beğendiğimiz yerlerde durarak devam etti. Yolda bizi arayan ve ceviz fidesi isteyen bir tanıdık çıktı (ne tesadüf), benim cevizci adamın, kahin gelinine yolumuz tekrar düşmedi mi? Düştü tabikii.. Ve o tatlı kadın, bizi görünce hiç şaşırmadı, beni sevgiyle kucakladı, tabii ben de onu.. Giderken yapamadığı ikramlarını yaptı, yanımıza bahçesinden topladığı elma, armut, üzüm, domatesten oluşan koca bir yolluk yaptı. Bende arabadan ev yapımı kurabiyelerimizden verdim ona, akşam çayında eşiyle yesin diye..

Ve bu yol hikayesinin sıcaklığı, bozkırın ruhu..ruhumda, sevgiyle döndüm Ankara’ya.. Off daha doymadım diyecektim ki, bir baktım Ankara’da yağmur nasıl şiddetli, özlemiş bizi belli..

Netice özlemişim köklerimi.. Bedenim Zihnim ve Ruhum sevgiyle beslendi, oralarda beni özlemiş canımm besbelli.. yoksa mutluluk böyle karşılıklı olur mu? olmaz tabii..