hayatımızdaki depremler

Hepimizin hayatında bazı dönemler olur, sanki her şey üst üste gelir. Eşimiz, dost bildiğimiz, tanıdığımız herkes bize karşı durur. Bazısı kötülük yapar, bazısı kırar, ortada bırakır, aldatır, yalan söyler, terk eder vs vs. Yani her şeyi hem de en güvendiğimiz, sevdiğimiz insanlar yapar. Tabi bu arada işlerimiz ters gidebilir, para kazanamaz hale geliriz, evimizin düzeni bozulur ve hatta sağlıkla ilgili sorunlar olabilir.

Bunların biri veya birkaçını çoğu insan yaşar çünkü hayat deneyimler dünyasıdır ve bizde değişik deneyimlerden geçeriz. Bir şekilde bunları toparlayarak tekrar hayata tutunuruz.

Bunların biri veya birkaçı bazen hafif sarsıntılar yaratır ve çabuk toparlanırız. Bazen ise birinin şiddeti o kadar büyüktür ki şiddetli bir deprem gibi tek alandaki bozulma dama taşları gibi tüm alanları yerle bir edebilir.

Bazense tüm alanlarımızın hepsi aynı anda küçük sarsıntılar geçirir, bunalırız ama artçı depremler gibi hafif sıyrıklarla geçirebiliriz.

Ve bazen ise tüm hayat alanlarımızda çok şiddetli depremler yaşayabiliriz. Öyle ki tutunacak güvenli bir liman kalmamıştır. Gerçekte bunlar ayakta kalmak için büyük deneyimlerdir. Eğer bu kadar şiddetli bir depremde ayakta kalabilirsek zaten bir daha hiç yıkılmayız.

Birde bu depremlerin şiddetini her insanın algılayış şeklide farklıdır, bazısı hafif artçıları bile sanki çok büyük bir deprem gibi abartarak yaşar. Bazı insanlar ise çok güçlü depremlerden bile kendi olmanın gücüyle tekrar doğrulur.

Gelelim lafı nereye getireceğime, bazen hayata geliş nedenimizle yani fıtratımız yani yaratılışımızla uyumsuz bir yaşamın içinde olabiliriz. Aslında mutlu değilizdir ama idare ettiğimiz için bunu düşünmeyiz. Birde alışkanlıkların getirdiği bildiğimiz ortamlarda iyi hissetme durumu, toplum kuralları falan vardır tabi. Yaşadığımız hayat bize iyi hissettiren hayat mı hiç düşünmeyiz.

İşte bizim yaratılışımızdan uzaklaştığımız bu tür durumlarda, insan olarak bizim yapamadığımızı, hayatın kendisi direkt yapar. Yani bazen kendi alanımızdaki düzeltilecekleri biz görmezden gelebiliriz ama bunların oranı artıkça hayat görür. Yaratılışımıza uzaklığımızın şiddetine göre de hayat alanlarımızda sarsıntılar yaşamaya başlayabiliriz, sorunlar başlar.

Ciddi durumlarda her şey sarsılır, yıkılır. Tıpkı depreme dayanıksız evler veya yıkılan eski evler gibi. Bu öyle bir durumdur ki hani birinci kat dursun, ikinci kat yıkılsın diyemeyiz. Tüm yaşam alanlarımız kasıp kavrulur. Öyle yıkılır ki her şey, ortalık toz duman içinde kalır, taş taş üstünde kalmadığı gibi, kendinizi bile tozdan dumandan göremez halde olursunuz. Ama yinede tüm durumlarda yılmayıp, tekrar kalkabilmeliyiz, neden mi? Dünyada var olduğumuza göre başka ne yapabiliriz?

Hayatın anlamı sadece yaşamaktır ve yaşarken deneyimlerden geçeriz. Aslında iyi kötü değil, sadece OLAN şeyler vardır. Olanlara verdiğimiz cevaplar bizim deneyimlerimizdir ve bunlardan bilgi alırız. Yani ruhumuz olanın BİLGİ’sini alır, bedenimiz olanın ya acısını ya da keyfini alır. Kesin olan tek şey ise her zaman YAŞAMIN bir yolunu bulmak ve devam etmektir. Tabi malum vakit gelip, burada tamamlanıncaya kadar, zaten dünyadan gidiş yani ölüm buradaki yaşamda tamamlanmadır.

Bu dünyadayken hep yaşamdan yana olun ve hiç unutmayın, YAŞAM hiçbir zaman ve hiç kimse için TAMAMLANMIŞ değildir. Ne yaparsak yapalım hep bir şeylerimiz eksik, gediklidir. Zaten her şeyin tam olmasını beklemeyin, tamamlanmak yaşamın buradaki seyrinin bitmesi demektir. Bu durumda eksik, gedik alanlarınızı sevin.

İşte böyle bir yıkım anında şunu hep hatırlayın, eski evinizin yerine yeni ev yapılması için, eskinin yıkılması gerekir. Hem de tamamının yıkılması gerekir. Eski evin birinci katının üzerine, yeni evin ikinci katı yapılmaz, yama olur, sahte olur. Yeni ev için, eskinin tamamen yıkılması gerekir ki, yeni inşa edilsin.

Evet, yaşarken hiç kolay değil bilirim çünkü bir sürü yerden darbeler alırsınız. Ama yeninin doğuşu için hep tekrar toparlanın. Sizin için daha iyinin olacağına inancınızı kaybetmeyin.

Kendi adıma özellikle geçen iki yılda belki tüm alanlarımda değil ama birkaç önemli alanımda kendimce çok ciddi sarsılmalar yaşadım. Hep sallandım, şaşırdım, ne yapacağımı bilemediğim anlar oldu ama hep tekrar toparlandım ve anlamaya, olanlar üzerinde tefekkür etmeye çalıştım. “Neden oldu, bu benim zihnimi neden böyle etkiledi, olana direnmeden geçsem nasıl olur, eyvallah diyebilir miyim?”

Netice kendimce acı çektiğim zamanlar yaşadım, güçsüz hissettim ve şimdi geriye baktığımda, yaşarken bana çok acı veren her olayı iyi ki yaşadım diyorum. Bu nasıl kıymetli bilir misiniz? Olandaki sizin için iyiliği görebilmeniz. Her şeyin sadece sizin daha iyi olmanıza destek için olduğu gerçeği ve tüm hayatın hepimizi her anımızda hep desteklediği gerçeği. Yaratılışın tek gerçeği hepimizi daha iyi haline getirmektir.

Evet, yıkılan alanlarım oldu ve yeniden yapılan muhteşem alanlarımda var. Bazen kötü hissetsem de, kendime geldiğim her anda olanların “benim zihnimi neden etkilediği” üzerinde yapabildiğim kadar düşündüm.

Tefekkür, normal düşünceden farklıdır. Tefekkürde, normal düşünceden farklı olarak enerjiniz artar. Yaşadığınız olaylarda, bu benim zihnimi neden etkiledi? Diyerek başlayın.

Ve bu yıl ise hem yeni alanlarımı daha çok tanıma, anlama halindeyim ve aynı zamanda bazı alanlarımda kuluçkada bekleyen bir kuş gibiyim yani bir şeylerin olgunlaşma, oluşumun kendini devam ettirme aşamaları. İşte bu aşamalar, daha önceki yıkım aşamaları olmadan olmazdı biliyorum.

Hepimiz yıkım anlarında acı çeksek de çıkalım, HAYAT GÜZEL, yaşamda olmanın keyfini öğrenelim. Neymiş bu acaba, herkesin dediği KEYİFLİ HAYAT, NEŞELİ HAYAT öğrenelim yahu.

Hepimize güzellikleri görebildiğimiz hayatlar diliyorum, sevgiyle kalalım ve her daim kendimize iyi davranalım.

img-20170511-wa0004

safra kesemle yolum ayrıldı

Geçen haftayı biraz zorlu yaşadım, ağrıyla geçen beş günden sonra, 13.ünde safra kesem alındı, cuma taburcu oldum. Haftayı bedenen ağrılı yaşadım ama aradan geçen üç günden sonra olanlara farklı açıdan bakıp hem kişisel değerlendirmemi yapmak ve bu arada artık azıcık eğlenmek istiyorum izninizle. Biraz uzun anlatacağım, biliyorum aranızda çok daha önemli sorunlar yaşayıp geçirenler, hala yaşayanlar vardır. Ben tecrübemi paylaşıyorum ki, sorununuz farklı bile olsa asıl tema önemlidir ve belki bir yerinde size faydası olan bir şey bulursunuz (Bende safra kesesi, başkasında başka organ veya beden uzuvları, bazen tüm beden kaybı olabilir bu son konuya girmeyeceğim).

Bundan iki veya üç yıl önceki bir baharda yemyeşil bir tepeden yuvarlanarak çok eğlendiğim günün gecesinde inanılmaz ağrılar yaşayıp, diğer uca tüm gece boyunca gidip gelerek, ertesi sabah safra kesemde taş olduğunu ve birinin pankreas kanalına düşüp tıkadığı için böyle ağır bir tablo yaşadığımı öğrendim. O zamana kadar arada olan hafif ağrılarımı, üstelik çok tipik kese ağrısı olduğu halde buna hiç yormamıştım. Ne demişler terzi söküğünü bilerek geç diker(bu şeklini ben demiş olayım).

Netice arada küçük atakları savuşturarak geçip, geçen hafta başındaki ciddi tabloya kadar geldim. Bu ağrılı kısmı uzatmak istemiyorum, çektim ve geçiyor artık.

Safra taşını bildiğim halde neden bu konuyu önceden halletmedim, neden ameliyattan kaçtım? Çünkü birincisi Çin tıbbı bilgilerime göre bedene çok gerekmedikçe bıçakla müdahaleyi uygun bulmuyorum. Cerrahi ile alınan organın aynı zamanda enerji meridyeninde de eksiklikler oluşabiliyor. Bunu bildiğim için durumu zorladım. (Bilmek bazen hayata direnç yaratıyor, yani akışı ben biliyorum deyip zorluyorsunuz, bu yüzden her olayda hayatın önünüze getirdiği seçenekleri iyi düşünün, ön yargı yapmayın benim gibi)

İkincisi aslında her zaman söylediğim bir şey var, beden- zihin- ruh üçlüsünde, sorun artık beden aşamasına yani fiziksele indiğinde, öncelikli tedavi her zaman bedene olur. Önce bedenin o anki uygun tedavisi neyse o yapılır(gerekirse cerrahi) sonra bu konunun duygusal, ruhsal kısmıyla ilgili neler yapılacağı düşünülür. Enerji Tıbbı bunu söyler ve ben bunu çok doğru bulurum. Bunu niye kendimde yapmadım? Çünkü safra taşının bana ne söylemek istediği konusunu çok uzun düşündüm ve her hassasiyet- alınganlık- kırılganlık davranışımda bunu gözlemleyip, dönüştürmeye çalıştım. Hallederim diye düşündüm sanırım ama olmadı çünkü çok sayıda minik taşlarım vardı ve olay artık tam oturmuştu. İşin aslı kendimde taşın oluşmasına neden olan duyguları kabul etmem zor oldu. Alınganlıklarımı görmek istemedim sanki. (Önerim kendi duygularınız sizi zor gelse de önce olduğunuz şeyi kabul etmeye çalışın, direnmeyin kendinize)

Üçüncüsü ameliyathanelerden oldum olası hiç hoşlanmadım, asıl nedenim ameliyat korkum belki, sırf bu nedenle girebilecekken anestezi bölümüne girmedim. Neyse, artık bu aşamalar geçti.

Safra kesesi taşları daha iri olunca kanal içinde kalıp, safra kesesi iltihabına neden olabiliyor. Bendeki gibi minik çok sayıda taş olunca bunların uygun anlarda, safra-karaciğer-pankreas yani sindirimin ortak kanalına inip, pankreası hasarlaması gibi bir sorun daha çok olabiliyor. Taş küçükse hemen fırlayabiliyor, aklınızda olsun ve riske atmayın. Olaya üç organ katılınca enzimler birden tavan yapsa da eğer şanslıysanız tedaviyle yavaş yavaş her şey yoluna giriyor, bende olduğu gibi.

Netice ameliyata girmeden önceki günler enzimlerimin düşmesi beklendiği için, çarşamba akşam yarın operasyon olacağı net olmadığı için geceyi bunu düşünmeden geçirdim yani akışa bıraktım. Sabah baktım ameliyathanenin yolcusuyum, panikledim tabi (ya uyutulmaktan hiç hoşlanmıyorum ne yapayım), Anestezist arkadaşlar sağ olsunlar nazımı çektiler ama işimi kolaylaştıran asıl şey ameliyathaneye girdiğimde Tarkan’ın yeni albümünden Yolla’nın içerde çalıyor olmasıydı, düşünsenize Tarkan eşliğinde entübasyon, valla her Türk kadını gibi o an mutlu oldum yahu.

Netice her şey yolunda, safra kesem geri dönüşsüz aşamadaydı ve bedenin bütününün sağlığı için kendini feda etmesi gerektiği için ölmeden önce öldü. Bu organımla yolumuz böylece ayrıldı. Bütünün iyi olması için parça kendini feda edebilir her zaman her konuda, bunu hep hatırlamak lazım.

Eve çıktığım ilk gece, hafif ateşliyken onunla duygusal olarak da vedalaştım. Aslında tüm organlarımla tek tek konuştum yani onlar konuştu, ben dinledim. Çok eğlendim, inanılmaz bir akıştı, tabi o hal içinde not alamadım ama öyle önemli şeyler öğrendim ki hepsinden inanılmazdı. İçim bana her aşamada her şeyin aslının sadece NEŞE olduğunu söyledi durdu, hem şaşırdım hem iyi hissettim çünkü bana kırgın olan hiçbir parçam yoktu, hepsi olması gerekenin olduğunu doğal bir neşeyle biliyordu. Bunu anlamakta zorlanan sadece dışsal bendim.

Tüm haftanın başından beri farkında olduğum tek şey, her olanda akışa doğal katılışımdı. İlk defa akışın ne olduğunu bu kadar güzel anladım. Ben sürekli bazı şeyleri geciktiriyordum ve evren bunu benim adıma devraldı, ben sadece uyum sağladım. Sen yapmadın biz kolaylaştıralım dedi her şey bir anlamda, düşünsenize Tarkan’ı bile ayarlamış akış daha ne olsun?

İkincisi her ne kadar bedensel ağrılar çeksem de organlarımın sadece neşe istediğini anladım. AKIŞ ve NEŞE bu haftanın tek gerçeğiydi.

Her şeyden önemlisi bir konunun çözülmesi, şifalanması için insanın öncelikle  sorunu görmesi, sonrasında bunu kabul etmesi gerekir. Bunları yaparsanız tedavi aşaması gelir.

Bu arada ameliyata girme düşüncesi insanı çok duygusal yapıyor, mesela annemin gelmesini istemedim ağlarım diye, nitekim geldi ve ağladım. Ailemin her anımı rahatlatan desteği ile her şeyi kolay geçiriyorum, hepinizi çok seviyorum. Sevgili canım beni hep arayıp nasıl olduğumu sordun her anımda, biliyorum hep iyi olmamı istersin. Sevgili arkadaşlarım beni hiç yalnız bırakmadınız, hep yanımda olduğunuz, çok teşekkür ederim hepinize.

Bu arada bedenin biyolojik makinesi o kadar muhteşem ki, bedeninizi hepiniz sevin lütfen. Beden iç enerjisini kendini şifalandırmak için kullanacağı zaman, fiziksel olarak sizin kalkmanıza hatta uyanmanıza bile izin vermiyor. Yatarak yarı uyku hali, bu halde enerji iç organların yaraların onarılmasını kolaylaştırıyor, onu zorlamayın. Yara iyileşmesinin aşamaları vardır, ilk 24 saat, ilk 72 saat gibi, gerçekten ameliyattan üç gün sonra ara ara kalkıp dolanmaya başladım, biliyorum içerde onarım var. Bu tür dönemlerde bildiğiniz gibi hafif gıdalar almak gerekiyor çünkü beden enerjisini sindirime kullanmak istemiyor. Antibiyotik alıyorsanız beraberinde probiyotik bir şeyler kullanırsanız iyi olur, bunun için tercihim her gün bir bardak kefir içmek oldu.

Şimdilik bu kadar, her gün daha iyiyim ve herkese iyilikler sağlıklar diliyorum.

IMG-20170713-WA0005-1

Atam

Türkiye Cumhuriyeti kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 1934 yılında, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Anzak askerlerinin annelerine de hitap etmişti. Bu muhteşem konuşmanın o bölümü şöyledir,

“Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Atatürk’ün bu hitabına daha sonra bir Anzak annesi tarafından cevap yazıldı “Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla.”

Onun bu sözlerini her okuduğumda içim ürperir, zaten insan olan herkesin bu sözlere duyarsız kalması beklenemez. Aslında onu anlamak için, anılarını ve Nutuk’u daha sık okumamız lazım. Onun liderliğinin, devlet adamlığının yanı sıra, insani vasıflarını görmemiz için onu daha yakından tanımamız gerekir. Gönlü geniş insan olmak, düşmanına bile saygıyla bakmak. Onun Çanakkale’de şehit düşen Anzak askerlerinin annelerine yaptığı konuşma tarihte çok büyük bir iz bırakmıştır. Tüm bunları unutmamak ve unutturmamak gerekir. Bir insanın, hepimiz gibi İNSAN olduğunu bilerek, onun gönlünün güzelliklerine, yaptıklarına sevgi ve saygı duymak çok önemlidir. Sevgi saygı güven, biatla aynı şeyler değildir. Biat, kendi iradeni yok sayıp başka birinin iradesine teslim olmaktır, birine kölelik etmektir. Sevgi saygı ise, değerli olanın insani vasıflarını kabul ederek, hakkı hakka vermektir.

Sevgili Atam sana sevgi ve saygıyla rahmet diliyorum ve değerli vasıflarını kendime her zaman örnek alıyorum. İNSAN OLMAK, işte bence senin en büyük vasfın bu ve bende gerçekten tüm emeğimi insan olmak için veriyorum. Her yaratılana saygı duyan, aklı ve kalbini kullanan, vatanını seven, yapması gerekene tüm emeğini veren, hayattan her şeye rağmen keyif almasını bilen, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen, ileri görüşlü ama bunu anı yaşayarak yapan insan olmak, bunları senden öğrenmeye çalışıyorum. Her emeğin için sonsuz saygı duyuyorum ve seni seviyorum sevgili Atam.

w25

 

özgün

Şu insanlar ne tuhaf, bizler hayatta hep bir şeyler öğreniriz, BİLGİ yani IŞIK denilen şey. Bilgi Işıktır çünkü. Bu bilgi, işimiz, aldığımız mesleğimiz, ruhsal konular vs her şey olabilir. Her konuda sürekli öğreniriz. Öğrenmenin ilk aşamaları genelde, öğreteni taklitle olur. Bir çocuğun yürüyenlere bakarak yürümeyi öğrenmesi, konuşanı görerek konuşma dağarcığını geliştirmesi gibi. Her öğrenme başta öğretenin taklidi ile olur. Bu doğal olandır ama sonrası önemlidir.

Birinden istediğin bilgiyi aldıktan sonra, başta bazen cümlelerin, tarzın benzer olsa bile, o bilgiyi içine almalısın, gıda gibi. Zamanla içinde o bilgiyi sürekli evirip çevirip sen haline getirmelisin. Sen haline getirmek demek, o öğrendiğin üzerinde düşünmektir. Aldığın ilk bilgi tohumdur ve sen o bilginin yetişeceği toprak olmalısın. Her insanın toprağı farklıdır. Şimdi o bilgi GÜL olsun, o gül bilgisi senin toprağında nasıl büyür, işte bunu ortaya çıkarmalısın.

İşte bu ÖZGÜN olmaktır. Yoksa sadece ezber ve kopya olursun, binlerce insan gibi. Özgün olmak için o bilgi üzerinde düşünmelisin. Her insan tek yaratıldığına göre yani aslımız özgün olduğuna göre, o konu senden nasıl yansır? İşte hayatın beklediği budur. Kopya olunmasını istese bu kadar yaratılmışa ne gerek var? Hayat özgün olmak ister, insan özgün olmak ister.

Mesela en basiti yürümeyi öğrenirsin ve herkesin yürümesi kendine göredir, kimi içe basar kimi dışa, herkes kek yapar ama kendine göre vs.

Ruhsal konularda çeşitli eğitimler, terapiler vardır. İstersen öğrenebilirsin ama aynı ezber cümlelerle söylersen kopya olursun. Başta bu doğaldır çünkü bilgi henüz sen haline gelmedi. Sonrası hala aynı cümlelerle kopya olursan, bunu sana öğreten kurum, ezberlediğin bilgiyle EKOL haline gelebilir. Kurum ekol olur, sen kopya olursun. Oysa kurum değil, sen önemlisin.

Tıpkı bir yemek gibi, elma yemek istedin aldın, onu çiğne, midende parçala,  bağırsaklarda dolaştır, yani sindir. Sindirmek elmanın özü sende, posası dışarıda kalsın demektir. Aynısını öğrendiklerin için yapabilirsin. İstiyorsan al bilgiyi, tıpkı elma gibi, sindir ve sana özü kalsın ve o öz senden, senin özgün pencerenden yansısın. Yaratılışın hepimizi yarattığı gibi, sen kendinden o bilgiyi tekrar yaratabilirsin.